Ana Sayfa > Site Yazarları

Emre KOÇ - emre55koc@hotmail.com
TEKKELİ DARBENİN TEOLOJİK-SİYASİ ZİHİN KODLARI
23 Ağustos 2016 - 918 okunma

Ortaçağ’dan günümüze din-siyaset ilişkisi sabite ve değişkenleriyle tezahüre devam etmektedir. Rönesans, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, birinci-ikinci dünya savaşları gibi dünya siyasetine ve toplumlarına yön veren gelişmeler küreselleşme, sekülerizm, modernite, post-modernite, fundamentelizm gibi kavramlarla geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelik ‘’kaderi belirleme-yön verme teşebbüsleri’’ diyebileceğimiz kültür eşiklerini temin etmiştir. Burada önem arz eden, söz konusu teşebbüslerin Batı menşeili olması kadar Doğu’da kabul bulmasıdır. Elbette bunun siyasi ve ekonomik zorunlulukları bir analiz olarak kabul edilebilirken mazeret olarak kabulü mümkün değildir.
Batı’da hakim-resmi Katolik kilisesinin Tanrı merkezli dille yerel ve uluslararası siyasete yön vermesi, kiliseyi ve din adamlarını Tanrı’nın yegane temsilcisi olarak sürmanşet etmesi, farkındalığı bir çağ gibi devasa zaman zarfı boyunca ertelemiştir. Tanrı adına cennetten yer satma (endüljans), Haçlı Seferleri’ne karşılık olarak din adamlarının cenneti va’d etmesi, şeriatın toplumsal hukuku-düzeni tesis etmek yerine müntesipleri-vatandaşları kilise merkezli çıkar ilişkisine mecbur etmesi miadını doldurduğunda Batı durduk yere ‘’Aydınlanma Çağı’’nı ilan etmemiştir.
Doğu’da hakim-resmi Ehl-i Sünnet düşüncesini irdelemeden önce İslamiyet’in ilk yıllarını ana hatlarıyla dikkatlere sunmak gerekir. İslamiyet gelmeden önce, yani Arap Yarımadası’nın Ortaçağında politeist (çok Tanrılı) din anlayışı, kabile ve asabiyet faktörü Arap toplumunu adeta ekonomide, hukukta ve siyasette çarpık, adaletsiz, düzensiz ilişkilere sevk etmişti. İslamiyet Arap toplumunda yanlış giden bu gelişmeleri tüm boyutlarıyla ortadan kaldırmayı, toplumsal refahı, huzuru, adaleti ve düzeni temin ederek bariz bir şekilde Orta Doğu’da ‘’Aydınlanma’’ etkisi uyandırmıştır. Ancak sonraki yüzyıllar Müslümanlar için bu aydınlanmayı sürdürmek o kadar kolay olmamıştır. Zira Hz.Peygamber’in (devlet başkanı) vefat etmesinden sonra geçen Hülefa-i Raşidin döneminin sonlarına doğru iyice kompleks hale gelen Arab’ın devlet yönetimi, genetiğinde var olan kabile ve asabiyet illetiyle ‘’hilafetten-saltanata’’ köklü bir dönüşüme girmiştir. Diğer taraftan hilafeti Hz.Ali’nin mirası olarak devraldıklarını öne süren taraftarlardan Şia gibi yer yer siyasete de egemen olmuş köklü bir nazariye türemiştir. Burada önem arz eden husus şudur: Gerek Ümeyyeoğulları saltanatı gerekse Şia imameti, tarihin her döneminde  merkezi otoritelerini dini argümantasyon üzerine kurmuşlar ve bunda herhangi bir beis görmemişlerdir.
Din-siyaset ilişkisinde din diline yüklenen siyasi işlevler hem Doğu hem de Batı tecrübesinde görüldüğü üzere dini düşünce ve değerler sisteminin istismarına yol açmıştır. İbrahimi monoteist dinlerin (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) kutsal kitaplarına (Tevrat, İncil ve Kur’an) baktığımızda Tanrı/Allah’ın inananlara ideal-formel bir yönetim biçimi önermemiş olması; adalet ve merhamet üzerine kurulu toplumsal düzene dair ilkeler vaz etmiş olması, din-siyaset ilişkisinde herhangi bir istismara açık kapı bırakmamasına rağmen insan, kaderini belirleme (tercih) konusunda fıtratındaki ‘’zalim, nankör, aceleci, heva ve hevese meyilli vs.’’ özelliklere meyletmeyi ‘’kısa günün kârı’’ mantığı üzerine tesis ederken hiçbir beis görmemiş ve maalesef Tanrı/Allah’ı unutmuş, hatta öldürmüştür.
Darbenin Hidayeti: Cemaat Vesayeti
Darbe, Türkiye’nin yakın tarihinde derin izler bırakan, her alanda kazanımları riske atan politik bir erozyon olarak nitelendirilebilir. Seksen darbesi bunun en bariz örneği olmasıyla beraber Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde kara bir leke olarak tarihe geçmiştir. Darbenin hangi çevrelere (sağ, sol vs.) zarar getirdiği bize çözüm odaklı bakış açısı kazandırmaz. Zira baktığımızda seksen darbesinde zarar görmeyen hiçbir çevre yok gibidir. Öyleyse darbenin kime değil, neye kast ettiği mühimdir. Sanıyorum ki bu sorunun cevabını, darbe sonrası ülkenin ekonomik, siyasi, hukuki, toplumsal muhtemel kayıpları verecektir. Bir ülkenin kurumsal geleneği, iktisadı, iç ve dış politikada özgür-cesur adımlar atabilmesi, toplumsal refahın korunması vs., vatan-millet-bayrak kutsalını güçlendiren ve daha da anlamlı kılan faktörlerdir. Bir kamu binasını sıfırdan inşa etmekle, kökleri tarihe uzanan kurumsal geleneği devam ettirmek/işlevsel kılmak başkadır. Vatandaşın cebinde parası olmayabilir, çalışır, çabalar bir şekilde temel ihtiyaçlarına yetişir; lakin iktisat olmadan para, kâr, yatırım, kazanım vs. konuşmak imkansızdır. Seçimler, partiler, hükümetler, muhalefetler, kongreler vs., rutin siyasal süreç bir şekilde devam eder; lakin dış politikada elde edilen kazanımlar yahut kayıplar, iç politikada adeta gündemi belirler. Peki, diyerek parantez açalım: Milletin hür iradesi ve demokratik yolla tercih ettiği idarecilerini –yönetimde kaldığı süre de memnuniyetin göstergesidir- darbe gibi tepeden inme yöntemle değiştirmek yahut bunu mümkün görmek hangi çağın ve yönetim nazariyesinin mahsulüdür diye biraz olsun sorgulamak gerekir. Üstelik Türkiye halkı, siyaset felsefesi en zayıf olduğu zamanlarda bile mevcut yönetime (kurumsal geleneğine) sahip çıkmışken, bazı kesim, güruh ve bireylerde hangi sebepler taraf düşmanlığını devlet düşmanlığına sevk edebiliyor?, sorgulamak gerekir. Türkiye toplumu olarak darbe süreçlerinde elinde silah olanın neler yapabileceğini gördüğümüz gibi, eline silah geçse neler neler yapabileceğini gördüklerimiz de yazılmalı bir kenara. İki bin yıllık tarihimizde darbe gibi askeri-siyasi vesayet teşebbüsleri hıyanetin remzi olarak karşımıza çıkmışken, hangi veri dökümüne, kültür-tarih-gelenek manzumesine dayanarak –nasıl- meşruiyet iltifatına muhatap kılınabilmektedir(!) Pes doğrusu.
Seksenlerden bu yana Türkiye’de çok şey değişti. Konfor mesela. Lakin öyle böyle bir konfor değil. Darbenin konforu. Muhafazakar-İslamcı kesimin kamusal yaşamda sıkıntılar yaşadığı zamanlarda hükümet ve askeri vesayetle ilişkileri stabilize devam eden bir kesim: ismi lazım değil, FETÖ. Yıllar yıllar sonra bu stabilize ilişkilerin sebeb-i hikmeti belkide bugün aşama aşama ayyuka çıkıyor. ‘’İkinci paralel’’ söylemine mal bulmuş mağribi gibi sarılan kesimleri az öteye sevk ederek, paralel terörün sacayağı kabullerini toplumsal hafızadan silmek adına ‘’numunelik model’’in acilen çıkarılması zaruret arz etmektedir. Bizim yıllarca altını çizerek vurguladığımız hususların son zamanlarda gündemde dağınık da olsa dile getirilmesi sevindiricidir lakin; kamu kurumlarından FETÖ’cüleri temizlemekten daha zordur, paralel nazariyeyi tespit kriterlerini temin edip istikbalde ihtimalinin bile kökünü kazımak. Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimini, darbe hiyerarşisinde farklı kılan ‘’cemaat, İslam(!), hizmet’’ gibi motifleri kriminal incelemeye tabi tutmak, meseleyi vuzuha kavuşturma bakımından ehemmiyet arz etmektedir.
‘’Karizmatik Cemaat’’ten Cemaat Terörüne:Weber felsefesinde ‘’kutsal’’ olarak nitelendirilen ‘’karizma’’ kavramı, duyumcul kültürü (Sorokin) taşıyan/yaşayan toplumlarda belirgin olarak görülmektedir. ‘’Karizmatik’’ lider, cemaat, toplum, birey vs. şeklinde örneklerini bulmak mümkündür. Karizmatik cemaat nitelemesini besleyen faktörlerin, belli bir dini inanca mensup bireylerin din-toplum-devlet algıları dahilinde meydana geldiği görülmektedir. Dolayısıyla bir cemaatin dünya görüşüne sahip olması din-siyaset ilişkisine yüklediği anlamla maluldür. Batı’da reformist nitelikte cereyan eden mezhebi-siyasi gelişmelerin, Doğu’da ortodoxi (gelenekçi) nitelikte teşekkül etmesi aynı zamanda ‘’bilim ve kutsal’’ ikilisine yaklaşımları ipucu olarak verir. Zira bilimsel gelişmelerin Dünya siyasetine, kültüre, toplumsal zeka-hafıza-dinamiklere etkisi, dinsel egemenlikle (kilise, teokrasi vs.) giriştiği mücadelenin sonuçları mesabesindedir. Doğu’nun Müslüman toplumlarında egemen dini-siyasi görüş (Sünnilik), İslam’ın ilk yıllarında teşekkül eden hilafet kurumunu ayakta tutarken kutsalla (karizma) ilişkilendirmeyi ihmal etmemiştir. Ancak Müslümanların siyasal tarihi ‘’ümmet’’ mottosuyla gelişme kaydederken diğer yandan köklü ve uzantılı mezhebi mücadelelerde dini argümantasyon istismara dönüşmüştür. Zamanla işlevselliğini yitiren karizmatik yönetim biçimi hilafet; karizmatik mezhep, cemaat gibi toplumsal yapıların da etkisine açık hal gelmiştir.
Karizmatik cemaatin din dilinde mistik imgeler yoğunlukla görülür. Tanrı/Allah’ın yeryüzündeki gölgesi-kılıcı olan lider sürekli O’nunla iletişim halindedir. Liderin yönetimde başarısı da başarısızlığı da Tanrı/Allah’a bağlıdır. Bu yüzden lider hiçbir koşulda ve merciice sorgulanamaz ve tartışılamaz (mutlak itaat). Lider aynı zamanda Allah’ın elçisi Hz.Muhammed’in yasama ve teşriini de temsil eder. Onunla belli zamanlarda istişare kabilinden toplantılar yapar, fikir alışverişinde bulunur. Bazen de lider iletişimi keser, bizzat kendisi Tanrı, Peygamber yahut mehdi olur. Tabi bu büyük iddiaların ispatı için de vehbi-i ilahiye yapısal olarak başvurulur. Tanrı/Allah gibi arşa oturur. Peygamber gibi miraca çıkar, orada diğer peygamberlerle görüşür. Gelecekten haber verir. Cennetleri vaad eder… Hülasa toplumların cehalet ve cesaretini onarmaktan ziyade mutlak otoritesini ilelebet payitaht kılabilmek için büyüler ve hipnotize eder.
Mistik imgelerin genellikle tercih edildiği bu yaklaşımı, politik kazanımlar elde etme peşinde olan ekseri cenah, fırka, grup vs. etkin bir şekilde kullanmıştır. Bâtıniye, bu yaklaşımdan istifade etme ve teori/içerik kazandırma konusunda adeta nam salmış ve cemiyette/kitabiyatta bilinen bir ekoldür. Ne var ki Bâtıniye hakkında yapılan araştırmalar, ekolün tek tip değil girift ve kompleks bir yapıya sahip olduğunu itiraf sadedinde teslim etmişlerdir. Şii İsmailiyye-İmamiyye’den Hasan Sabbah fedailerine, hatta Sünni camiada İbnü’l-Arabi ve müteahhirun dönemi mutasavvıflarına varana kadar bâtıni yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Bâtıni yorum öğretisini, Kur’an ve Sünnet metinlerini zahiri- batıni anlam tasnifine tabi tutarak, zahiri-lafzi anlamın herkesçe bilinebileceği ancak batıni anlamın ilmü’l-esrâr kapsamında manevi mertebeye sahip ehil kimselerce bilinebileceği hipotezi üzerine bina eder. Bununla birlikte ehil kimseler batıni anlama ilahi bir lütuf olarak bizzat Yüce Allah’ın kalplerine ilham etmesiyle vakıf olurlar. Burada dikkat çeken, dinin temel kaynaklarını yorumlamada Hz.Peygamber, sahabe, tabiun ve tebe-i tabiunun açıklamaları, hakikati kavramak için yeterlilik arz etmemektedir. Naklin bu denli devre dışı kaldığı bir öğretinin nazarında aklın fonksiyonu ise esamesi okunmaz vaziyettedir. Hülasa, dini düşünceyi bina eden temel kaynaklar, menkul muhteviyatından bağımsız hatta zıt olarak yorumlanmaya açık vaziyettedir. Bir başka dikkate değer husus ise, Sünni müelliflerde görülen Bâtıni yaklaşımın, Şii dünyadaki gibi güçlü siyasi vurgular taşımaması, Sünni öğretiyi savunma refleksi olması, teslim edilmesi gereken bir tespittir.
Sünni kaynaklar, İmamiyye’nin  on aşamalı davet-mülakat modelini aktarır. Şii literatürde bahsi geçmemesi de söz konusu davet sisteminin mevsukiyetini tartışmaya açar. Müdavim daînin kontrolünde ve her aşamada bağlılığını ispat edebilme sürecine dahil olur. Müdavimin zihnindeki tereddütleri ve çelişkileri etkisiz hale getirmek için batıni yorumla biçimlendirilmiş nasslar delil olarak telkin edilir. Aşamaların sırayla takip edilmesi aynı zamanda cemiyetin gizliliğini koruma gayesiyle muhtevidir. Müdavim aşamalarda ilerledikçe sabrını, bağlılığını, kayıtsızlığını zorlayan bir sistemle karşı karşıyadır. En nihayetinde bütün aşamaları başarıyla tamamlayan müdavim, cemiyetin gizli-siyasi emellerine hizmet etmeye hazır duruma gelir.
Ümeyyeoğulları’nın Arap Yarımadası’nda hüküm sürdüğü dönemlerde Şiiler gizlilik (takiyye) esasını aktif olarak kullanmışlardır. Takiyye aynı zamanda Şii düşüncede itikadi mahiyetle tebarüz eden, siyasi işlevsellikle de amaca hizmet eden bir olgusaldır. Öyle ki İsmailiyye’de gaybete çekilen yedinci imamın, kıyamet öncesinde Mehdi postulatıyla dünyaya teşrif etmesine kadar her şey gizlilik esası üzerine bina edilmiştir. Şii nazariye ‘’amaca giden yolda her şey mubahtır’’ mottosunu itikatla temellendirirken de batıni yorumun tüm imkanlarını kullanmakta beis görmemiştir. Hz.Ali’nin hilafetinin ayetlerle temellendirilmesi, Hz.Peygamber Miraç’ta Yüce Allah ile görüşürken Hz.Ali’nin de orada olması, diğer peygamberlerle görüşmesi, nübüvvetin de ötesinde bir mertebede olması, erken dönem Şii kaynaklarında sistematize edilen detaylardır.
Gerek Fatımiler’in iç politikada yaşadığı taht kavgaları, gerekse dış politikada Büyük Selçuklu İmparatorluğu’yla mücadele etmelerinde Şii nazariyenin bastırılmış hilafet-imamet duyguları etkisini sürdürmüştür. Dolayısıyla hem İmamiyye’de hem İsmailiyye’de itikadi temel olarak bina edilen ‘’imamet’’ mevzuunun Şiilerin siyasal tarihiyle birlikte okunması, din-siyaset ilişkisine mezheplerce kazandırılan boyutları etraflıca görmeye katkı sağlayacaktır. Diğer bir deyişle, imamlara neden bu kadar yoğun ‘’karizma’’ (kutsallık) yüklendiği daha iyi anlaşılacaktır.
Şia’yla ilgili tarihsel-mezhebi malumatları dikkatlere sunmamızın asıl konumuzla alakası merak edilebilir. Aslında meselenin düğümlendiği yer de tam olarak burasıdır. Kendilerini Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e mensup, hatta önde gelen grup olarak lanse eden The Cemaat/Gülenizm’in teolojik-siyasi fikir sisteminde Şii argümantasyonun veri-teknik kritiğine benzer nitelikte yaklaşımların görülmesi, kabul edelim ki öncelikle ilginçtir. Ancak The Cemaat’in Sünni öğreti üzerinden temin ve te’vil edebildiği bu veri-tekniklerin en az Şia kadar köklü ve uzantılı kabullere dayandığı da maalesef ortadadır. Son dönemlerde ‘’tasavvuf merkezli Ehl-i Sünnet düşüncesi’’ olarak bazı tarikatlarca da teklif edilen bu fikir ağı, müesses tasavvuf döneminde atılan temellerden beslenmektedir.
Ledünni İlm, İlmü’l-Esrâr: Cefr:Şii kaynaklara göre Hz.Ali Kur’an’ın batıni manalarını Hz.Peygamber’den öğrenmiş ve insanların muhtaç olduğu tüm bilgileri cefr adı verilen oğlak derisi üzerine yazarak (iddiaya göre bizzat Hz.Peygamber Hz.Ali’ye yazdırmıştır) koruma altına almıştır. Geçmiş peygamberlere verilen kitapların özünü, kıyamete kadar gerçekleşecek bütün dini ve siyasi olayların ve karşılaşılması muhtemel tüm problemlerin çözüm yollarını ihtiva eden bu eser yalnızca Ehl-i Beyt’e mensup imamlarca çözülebilecek şifrelerle doludur. İbn Haldun, cefri benimseyen görüş sahiplerini ‘’bu ilmin aslını ve faslını bilmedikleri gibi, davalarını ispat etmek üzere hiçbir delil ve belge de zikretmezler’’ şeklinde değerlendirir. Öte yandan Kur’an’da gayb bilgisinin uluhiyet vasıflarından biri olduğu ve insanların bilgi edinme vasıtalarının dışında kaldığı; ancak Allah’ın bazı peygamberlerini dilediği bilgilere muttali kıldığı, Kur’an’a göre gayba ait haberlerin yegane kaynağının vahiy olduğunu bildiren ayet-i kerimelerden hareketle, Şiilerin cefr bağlamında öne sürdükleri görüş tenkide muhataptır. Sünni kesimden Said Nursi de cefr tekniğini temellendirmekle kalmamış, bu teknikle yorumladığı pek çok ayetin bizzat kendisine ve yazdığı risalelere işaret ettiğini savunmuştur. (Mustafa Öztürk, Kur’an ve Aşırı Yorum, Ankara 2014, 294, 295, 298, 299, 301, 302)
The Cemaat’in beslendiği kaynaklardan belkide en önemlisi Said-i Nursi’nin Risaleleridir. Cemaatin karizmatik (kutsal) lideri Fetullah Gülen’in hem zahiri hem de batıni ilimlere vakıf olduğu, bu ilimlere yekpare sahip olmanın neticesi olarak manevi âlemde ruhaniler arasında ehemmiyet arz eden bir yerinin olduğu, Hz.Peygamberle bizzat görüşüp ondan tavsiye ve emirler aldığı herkesçe bilinen iddialardır. Birini tartışılmaz ve sorgulanamaz bir konumda tutabilmenin belkide en önemli yolu, ona kimsenin bilmediği/algılayamadığı, lahuti ve fizik ötesi özellikler atfetmektir. Duyular ötesi âlemde gerçek yaşamdaki gibi birtakım ilişkiler kurma ve bütün bunları gizli ilim adıyla muhataplara kabul ettirme, reddedenleri de ‘’iman zayıflığı’’ ile nitelendirme Fetullah Gülen’i (sözde) ‘’mehdi’’ kılan kabullerdir. Bu kabullere göre Gülen’in –darbe de dâhil olmak üzere- icra ettiği bütün girişimler Yüce Allah’ın ve Hz.Peygamber’in nezaretinde gerçekleşecektir. Zira kimsenin bilmediği ruhani âlemde gerçek yaşam hakkında alınan kararların yaşayan insanlarca sorgulanabilme ihtimali bile yoktur. Yine bu kabullere göre, Tanrı gibi karar veren bir insanı sorguladığınız anda Tanrı’nın laneti de üzerinize olur. Ve zira, her şeyi bilen sadece Yüce Allah değil, aynı zamanda Fetullah Gülen’dir.
Burada yaptığımız psikanalitik çözümlemeler, mutlak itaati temin eden psikolojik saiklerin bireyin dini hassasiyetiyle birleşince hangi boyutlara geldiğini/geleceğini göstermeye yöneliktir. Bireyin kendini kolayca teslim etmesi kadar hızlı bir şekilde sürece adapte olması bir çeşit hipnoz olarak tanımlayabileceğimiz programlı eğitim modelini dikkatlere sunar. Tek tip(leştirici) niteliğe sahip bu eğitim modelinde sadece liderin eserleri, sözleri, görsel kayıtları, ‘’hoca efendi der ki’’ şeklinde sıralanan efsunlu söylemleri (hadisleri) yoğun bir şekilde bireye aktarılmaya çalışılır. Ve bunun sistematik yapıya sahip birimlerde gözetmenlerce istişare, sohbet, toplantı ve kamplarla aksatmadan gerçekleştiğini düşündüğümüzde sürecin ne kadar hızlı işlediği de ortadadır. Bu süreçle birey, artık içinde bulunduğu durumu kabullenmiş olmanın ötesinde memnuniyetini ‘’dava, hizmet, amaç’’ yolunda yapacağı fedakârlıklarla ispat ederken ebedi kurtuluşun yalnızca bu yolla olacağını yeni taliplere telkin etmeye başlar.
Eklektik Sünnet Tasavvuru: Nûr-u Muhammedi Nazariyesi:Şii kaynaklı bazı rivayetlerde Allah’ın ilk yarattığı varlığın Hz.Muhammed’in nuru olduğu, kozmik düzeni, sevabı, azabı, cennet ve cehennemi sırf onun hatırı için yarattığı; ayrıca Ehl-i Beyt’i hidayet önderleri kıldığı ve her türlü sırrın bilgisini imamlara verdiği ve söz konusu nurun imamların mizaçlarına intikal ettiği belirtilmiştir. Bu yüzden imamlar, yerin ve göklerin nuru kabul edilmiş, kurtuluş imamlara sadakate bağlanmış ve yine gizli ilimlerin de ancak onların vasıtasıyla öğrenileceği ileri sürülmüştür. (Kur’an ve Aşırı Yorum, 306, 307)
Ehl-i Beyt imamlarının en önemli batıni-irfani bilgi kaynaklarından birini teşkil eden bu nazariye, muhtevasındaki Şii motif büyük ölçüde izale edilmek suretiyle Sünni tasavvufa da aktarılmıştır. Bu nazariyenin tasavvuftaki versiyonuna göre, Hz.Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismani hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-i Muhammedîyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Nitekim tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen ‘’Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım’’ ifadesiyle de bu husus anlatılmaktadır. (Kur’an ve Aşırı Yorum, 309)
Bu nazariye daha sonra Sünni tasavvufta Hallac-ı Mansur tarafından da geliştirilmiştir. Hallac’ın: ’’Önceden önce vardı o; sonra’dan sonra da kalacaktır’’ sözünde kristalize olan Nûr-u Muhammedi, Hz.Muhammed’in manevi şahsiyetini ilahlaştırma yönünde bir bakış açısı kazanmıştır. (Kur’an ve Aşırı Yorum, 311)
Hallacla farklı bir boyut kazanmış olan Nûr-u Muhammedi nazariyesi, İbnü’l-Arabi’nin fikir sisteminden de nasibini almıştır. İbnü’l-Arabi’ye göre bu nur Hatemü’l-Enbiya olan Hz.Peygamber’in şahsiyetinde vahiy, ilham, batıni sır-bilgi olarak tezahür ederken, aynı zamanda Sünni-tasavvufi velayetin kriptosu ‘’Hatemü’l-Evliya’’ bizzat İbnü’l-Arabi’nin veliliğine mesnet kılınmıştır. (Kur’an ve Aşırı Yorum, 311, 312)
Bununla birlikte Zahiri uleması, özellikle de hadis âlimleri ve Hanbeliler, Hz.Muhammed’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilahlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlardır. Lafzi/literal yorumun amillerini/âlimlerini bile harekete geçiren Nûr-u Muhammedi nazariyesi hakkında geliştirilen bu menfi yorumların, Sünni ulemanın ret ve şirk ithamına rağmen, Ehl-i Sünnet adı altında savunucuları -ilginçtir ki- her dönemde olmuştur. (Kur’an ve Aşırı Yorum, 313)
Meseleyi ‘’sünnet tasavvuru’’ zaviyesinden irdelemeye geçmeden önce kelami-felsefi serencamını ele almak gerek. Nûr-u Muhammedi nazariyesine göre âlem halkedilmeden önce Hz.Peygamber’in nuru Yüce Allah tarafından ve sırf onun hatırı için yaratılmıştır. Nûr’u, özelde Hz.Peygamber’in genelde ise bütün peygamberlerin ortak misyonu, daveti, tebliği, tevhid mücadelesi şeklinde anlayabilmemiz mümkündür. Ancak Hz.Peygamber’in şahsında kristalize edilen nûr tasavvuru gerek âlem yaratılmadan önce gerekse yaratıldıktan sonra ayakları yere sağlam basmamakta ve makul-ilmi bir zeminde durmamaktadır. Kelam âlimlerinin vacib, mümkün ve muhal şeklinde sınıflandırdığı varlık tasnifine göre vacib, varlığı zorunlu olan; mümkün, varlığı imkan dâhilinde olan; muhal ise, var olması söz konusu olmayan şeklinde tanımlanır. Öncelikle ‘’sırf Hz.Peygamber’in hatırı için âlem yaratılmadan önce Hz.Muhammed’in nûrunun yaratılması’’, varlığı zorunlu (tartışılamaz) olan Yüce Allah’ın kadir-i mutlak varlığına, tekvin-i iradesine, ezeli ve ebedi oluşuna aykırı bir önermedir. Mümkün varlık kategorisinde yer alan Hz.Peygamber’in beşeriyetiyle birlikte nübüvvet misyonunun ilahlık vasıflarından beri (uzak) olması, bu önermeyi çürütür mahiyettedir. Zaman faktörü bakımından, kâinatın henüz yaratılmadığı bir zaman dilimde sadece Vacib Teala’nın varlığı ve mutlak mütevatir nakille (ayet) haber verdiği meleklerin mevcuda taalluk etmesi; mutlak mütevatir olmayan haberle nakledilen söz konusu nazariyenin ait olamayacağı bir zaman diliminde temellendirilmesini yine çürütmektedir. Mekân faktörü bakımından da, her yerde hazır ve nazır olan sadece Vacib Teâla’dır. Mümkün varlıkların yaratıldığı duyular âleminin dışında, yani henüz kâinat yaratılmadan önce Hz.Peygamber’in cismani-ruhani varlığıyla ilintili mekân tesis etmek hem Hz.Peygamber’in nübüvvetiyle örtüşmemektedir hem de mekânın yegâne sahibi olan Yüce Allah’ın ilahi takdirine aykırı düşmektedir. Görüldüğü üzere bu nazariye, ciddi bir ontolojik sorunu teklif etmektedir.
Hz.Peygamber’in altmış üç yıllık cismani yaşantısı ve yirmi üç yıllık vahyin nazil oluş sürecinde taşıdığı misyona, rehberliğine ve örnekliğine baktığımızda, her şeyden önce kendisinin böyle bir iddiası yoktur. O (s.a.v.) zaten Yüce Allah’ın sevgili kulu, ilahi vahyi en güzel şekilde yaşayan, adalet ve merhamet üzerine kurulu bir toplum düzeni tesis etmeyi hedefleyen Kur’an-ı Kerimin mübeyyini, inananların saygısını ve sevgisini her daim üzerinde toplamış bir peygamber, devlet başkanı, birey, eş vs.dir. Yirmi üç sene boyunca Hz.Peygamber’in İslam davası için çekmiş olduğu sıkıntılar, sarf ettiği çaba hayatın tüm gerçekliğiyle inananların gözleri önündedir. Müminlerin Hz.Peygamber’e olan sevgisi sadece kalplerinde değil ellerinde, dillerinde, gözlerinde, kulaklarında, bütün uzuvlarında, hülasa birey-toplum-devlet kontekstinde tezahür etmiştir/etmelidir. O (s.a.v.)’nu sevmek için zihin geçitlerinde kâinatın dengelerine dokunmak gerekmez. Aksine, O (s.a.v.)’nu sevmek için Hakk huzurunda nerede durduğu, nereye yöneldiği ve nereye gittiğini görmek ve peşinden gitmek gerekir. Müslümanlar olarak Sünnet tasavvurumuzun iman-amel perspektifinde revize edilmesi zaruret arz etmektedir.
The Cemaat’in dünya görüşü hakkında yapılan mülahazalar diyalog, kapsayıcı yaklaşım, evrensel hoşgörü etrafında yoğunlaşmıştır. Biraz daha yakından baktığımızda küresel hedeflerin ‘’Nûr-u Muhammedi’’ nazariyesinden hareketle sistematize edildiği görülmektedir. Diğer bir deyişle, İslam’ın tebliğ düşüncesi bu cemaatte söz konusu nazariyenin imkân ve sınırları dâhilinde yeni bir kimlik kazanmıştır. Müntesipleri adeta duygusal boyutta doruklara ulaştıran yüceltici peygamber tasavvuru, liderin gönülleri titreten vaaz ve söylemlerinde başvurduğu yegâne kaynaktır. Gönül erleri bu seanslarda olgunlaşır, yaşadığı dönüşümün uhrevi aydınlanma olduğuna ikna olur. ‘’Muhammed’in nuru’’nu adeta iliklerine kadar hisseder, Hz.Peygamber’in ruhaniyetine kendini yakın hisseder. İslam’ın evrensel mesajını sadece Müslüman toplumlara değil, doğudan batıya ve kuzeyden güneye tüm dünya milletlerine ulaştırmayı dini vazife olarak adlandırır. Baktığımızda cemaatin dünya çapında hızlı bir şekilde yapılanması ekonomik, stratejik ve politik kazanımlarla açıklanabilirken, -bir rivayete göre üç milyon- üyenin bu kadar hızlı bir süreci çözülmeden kaldırabilmesi ancak din sosu ve iman motifiyle açıklanabilir. İlâ’yı Kelimetullah’ı(!) dünyanın her cihetine bıkmadan, usanmadan taşıyabilmek ve Nûr-u Muhammediyle kâinatı kuşatmak gönül erlerini dinamik kılan temel düşüncedir. Bütün küresel projelerde olduğu gibi The Cemaat’tin aksiyonunda da kavramlar kritik fonksiyonları simgeler. İslam’da dinin evrensel mesajını dünyaya yayma-hâkim kılmada ‘’cihad, fetih, tebliğ’’ gibi kavramlar ön plana çıkarken, The Cemaat’in literatüründe ‘’Nûr-u Muhammedi, cihanşümul, ilâ’y-ı kelimetullah’’ gibi kavramlar ön plana çıkar. Bizce bu tercih cemaatin kendine has olma, ümmetin fertlerini cemaatin çatısı altında bir araya getirme, merkeziyeti elinde tutma psikolojisinin yansımasıdır. Diğer bir deyişle, liderin mutlak otoritesi etrafında sorgulamadan birleşen üyeler gibi, henüz cemaate mensup olmamış Müslüman bireylerin ve grupların aynı taatle kendilerine teslim olmalarını/intisap etmelerini kolaylaştıracak bir algı eşiğidir. Hülasa The Cemaat için ‘’sadece İslam, Peygamber, cihad, fetih, tebliğ vs.’’ yetmez. Cemaatin misyonu ve vizyonu ön planda olmalıdır.
Gülen hareketi için nev-i şahsına münhasır olmak neden bu kadar önemlidir?
İslam’ın köklü ve kurumsal geleneğinde ciddi fonksiyonları icra etmiş yapıtaşı kavramları bir kenara bırakıp müktesebattan yeni kavramlara bu fonksiyoneli yüklemenin hayati önem taşıyan sebepleri vardır. Aklı ve sorgulamayı devre dışı bırakan öğretilerde bütünlüğü/biraradalığı sağlamak kadar sürdürebilmek de kritik olduğu için, tapusu ve ne’liği cemaate ait fikir sistemi ancak müsaade edildiği kadar tartışmaya açılabilir. Açılmıyorsa öylece kabul edilir/edilmek zorundadır. Zira sırlar örüntüsünde büyü bozulduğu zaman sevaplar da günahlar da cürm-ü meşhûd olur. Tam da bu yüzden cemaatin vizyonunu besleyen Nûr-u Muhammedi, sırlı ve efsunlu aurasıyla yerini bulan ve isabet kaydeden bir kavramsaldır. Yine bu yapı içerisinde Hz.Peygamber’in sünnetini her yönüyle kavrayıp hayata geçirmek yegâne gaye değildir. Zira her yönüyle bilinen bir peygamber, ‘’Nûr-u Muhammedi’yi tüm dünyaya hâkim kılmak için her şey mubahtır’’ mottosuna şüphesiz itiraz edecektir. ‘’Devlet kademelerinde sol-(sözde bütünüyle) din karşıtı beyaz Türkler yer alacağına Müslüman bireyler yer alsın’’ (mesnetsiz!) cevazına dayanan The Cemaat için, adalet prensibini yerle bir edip sınav sorularını çaldığında hırsızlığın fuhşiyatından ve cezasından söz edecek bir Peygamber, projenin geleceğini tehlikeye sokacaktır. Bunun için de üyelere fiili sünnetten ziyade sözlü sünnet kapsamında yer alan, reellikten uzak ve suya sabuna dokunmayan bir Sünnet tasavvuru sunmak önceliklidir.
Mistik imgeleri yoğun bir şekilde kullanan Sünni-müesses tasavvuftan The Cemaat’i farklı kılan en temel faktörün, eklektik Sünnet tasavvuru olarak tanımlanan Nûr-u Muhammedi nazariyesi olduğu izahtan varestedir. Zira, Nûr-u Muhammedi’ye yüklenen anlamın evrensel nitelikler-hedefler taşıması The Cemaat’e hastır. Sünni-müesses tasavvufta evrensel-dışa açık, dinamik bir yapı bulmak neredeyse imkânsızdır.
Bilgi Vasıtası Olarak Rûya:Mutasavvıflar çok önemli konularda rüya yoluyla elde ettikleri bilgilere dayandıklarını ileri sürmektedir. Buna örnek olarak varlık mertebelerini mübeşşirat yoluyla Resulullah’tan aldığını iddia eden Muhyiddin İbnü’I­ Arabi gösterilmektedir. Şiiler de masum imamın rüya yoluyla gördüğü hususların hüccet olduğu kanaatindedir.(İlyas Çelebi,’Rüya’, DİA, 308) Sünni ulema rüyayı Rahmani, Şeytani ve Nefsani şeklinde üçlü tasnife tabi tutmuşlardır. Vahye vasıta (yol) teşkil eden rüyayı Hz.Peygamber’in ‘’mübeşşirat’’ kavramıyla izah ettiği, nübüvvetten sonra da devam edeceği ifade edilmiştir. (Buhari, Ta’bir, 5)
Hz.Peygamber’in ‘’mübeşşirat’’la izah ettiği rüyanın bilgi vasıtası olarak kullanılabileceği görüşünü benimseyen müesses tasavvufta konuyla ilgili uç fikirlerin zuhur etmesi, tasavvuf ve irfanın birbirinden ayrıştığı noktalardan biridir. Hicri birinci ve ikinci yüzyıllarda temellerini atan irfani öğreti, sufinin saflığına yakışır mahiyette İslam’ın temel dinamiklerini ve ana konularını dikkate alıp sindirebilme özelliğine sahipti. Ancak irfani öğreti kurumsal hüviyetini kazandıkça fikir sistemini geliştirmek için Şia, Yeni Eflatunculuk, Pisagorculukvs.gibi gnostik akımlardan istifade etti. Cefr, Nûr-u Muhammedi, Mehdilik, evrenin kozmik düzeni, ruh-beden düalizmi, yaratılış, ölüm, azap, gaybi-ruhani varlıklar gibi gayba tekabül eden, neredeyse tüm dünyanın konuştuğu ezoterik bahisler hakkında izahlar yapıp teorileştirme işini bizzat üstlendi. Zira Müslümanlar arasında bu konuları inceleyebilecek en müsait yapı müesses tasavvuftu. Rûyanın tasavvufta etkin bir şekilde kullanılması, tasavvufun ezoterizme yatkın yapısından ve ilgisinden kaynaklanmaktadır. Nitelik, illet ve yorum fonksiyonları bireyin psikolojik halinin yansıması olarak tanımlanabilecek rüya, sadece bireyin kendisini bağlar. Görülen rüyadan bir takım manalar çıkartmanın ‘’rûya tabirleri’’nde veri-teknik dökümü olmasının, dini yoruma kaynaklık edebilmesi için yeterli nitelikleri haiz olmadığı da açıktır. Çünkü gerek dini yorumun bilgi vasıtaları ve usül ilkeleri gerekse de dini düşüncenin ana konuları-teması, rüya ile amele mahal bırakmayacak ölçüde reel, tutarlı ve kapsayıcı bir yaklaşıma nitelik-dinamik kazandırır mahiyettedir. Elbette ki peygamberlerin vahiy aldığı bilgi vasıtası olarak (rahmani) rûya, sadece nübüvvet kurumuna hastır.
The Cemaat’e baktığımızda da rûyanın liderden tabandaki üyelere kadar uzanan geniş bir kullanım ağı vardır. Liderin manevi karizmasına özenen ruh haliyle üyeler, mertebe atladıklarını hissettiklerinde bunu hem kendi iç dünyalarında hem de çevresinde rûya ile ispata girişirler. Üyelerin rüyada Hz.Peygamber’i görmesi kadar lideri görmesi de sansasyoneldir. Gülen’in ruhaniyeti Pennsylvania’daki cismaniyetinden seyr-ü süluk yoluyla ayrılıp, cemaatin tüm birimlerindeki sohbet, istişare ve kamplarına katılıp takip edebilmektedir. Hatta zaman zaman bir ilçenin falanca bölgesindeki evin sahibini kira hususunda ikna etmek için ruhaniyetiyle oradadır. Hülasa Gülen’in gözü, üyelerin üzerindedir. Üyeler, liderlerinin her ân ve mekânda yanı başında olduğu bilinciyle kendilerine çeki düzen verirler. Görevlerini aksatmamalıdırlar. Cemaate talebe toplama, gazete ve dergiye üye bulma, vazifeli abilerin telkin ve emirlerini harfiyen yerine getirmelidirler. Görevleri aksatanlar ‘’iman sorunu’’ yaşamakla beraber manevi eksikliğini gidermek ve liderin, rüyalarını süslemesi için layık olmak durumundadırlar.
Öte yandan liderin makamında kullandığı rûya, makamın azametine paralel olarak önemli içeriklere sahiptir. Rûyada Hz.Peygamberle bizzat görüşmek lider için sıradan bir durumdur. Öyle ki Hz.Peygamber ve lider o kadar içli dışlı olmuşlardır ki, artık rûya yolunu bırakıp yakaza halinde görüşürler. Hz.Peygamber –nedendir bilinmez- koskoca İslam dünyasında o cemaatin lideriyle görüşür ve ümmetin sorumluluğunu onlara yükler. Burada sorumluluk almak demek, söz sahibi olmak, otoriteye nübüvvetten referans sağlamak demektir.
Rûya sadece birileriyle görüşüp haber alma değil aynı zamanda gelecekten haber verme, geçmişte vuku bulan gelişmelerden haberdar olma fonksiyonlarına da sahiptir. Özellikle siyasi gelişmelerin kasvetli ortamında gündemden itibar devşirme saikiyle hadisatın vukuuna zaman ve mekân kontekstinden bağımsız şekilde muttali olma, liderin ve üyelerin ‘’ben de buradayım, benim sözüm de önemli, benim sözümü dinlemezseniz böyle olur vs.’’ demenin politik tavrıdır. Her şeye rağmen böyle bir iddiada bulunmanın söyleyen açısından sakıncaları ise calib-i dikkattir. İki yüz otuz küsur vatan evladının canına mâl olan 15 Temmuz darbe girişiminin gerçekleşme tehlikesini önceden rüyada görüp de iş bu noktaya gelmeden yetkilileri zamanında uyarmamayı ne yapacağız?! Hülasa tutarlılık onur, onur meselesinde fırsattan istifadecilik de ayıptır, yazıktır, günahtır. Birçok örnekleriyle beraber, önemli gelişmeleri önceden rûya yoluyla görme/bilme iddiası politik olup çözüm odaklı değil çıkar odaklıdır.
Mehdilik İddiası
Dinler Tarihi araştırmaları mehdi inancının birçok medeniyette örneğinin bulunduğuna; buhran, savaş, istila, yağma ve saldırıya maruz kalan toplumları içinde bulundukları acı durumdan kurtaracak ve kötülerle mücadele ederek tüm dünyaya egemen olacak bir zatın geleceğinin, inanç umdesi olarak her dönemde kabul gördüğüne işaret etmektedir. İslam kültür mirasında da mehdinin geleceğine dair rivayet metinleri, Müslümanları bu beklentiye yöneltmiştir. Hadis musannefatında ‘’sahih’’ olarak nitelendirilen bu rivayetlerin akide kapsamında değerlendirilmesi de tartışma konusu olmuştur. Kabul ve ret tarafında beliren iki yaklaşımın usülde de delil ve ispat imkânı bulması, meselenin izaha kavuşmasını geciktirmiştir/geciktirmektedir. Mehdinin geleceğini kabul eden görüş sahih rivayetleri; mehdinin gelmeyeceğini kabul eden görüş de ayet-i kerimeleri delil olarak öne sürmektedir. Usül açısından da, akideye sadece mutlak mütevatir olan Kur’an ayetlerinin mesnet kılınabileceği vurgulanırken, diğer taraftan sahih rivayetlerin de akideye kaynaklık edebileceği görüşü iki farklı yaklaşımı belirgin şekilde ayrıştırmaktadır. Kur’an ayetlerinin yanında sahih rivayetlerin de akideye kaynaklık edebileceğini savunan nakilci yaklaşımı kendi içinde tutarlı kılan bir takım sebepler vardır. Mehdilik gibi ezoterik konuların yabancı kültürlerden İslam düşüncesine girdiği dönemlerde yükselen mezhebi çatışmalar karşısında Ehl-i Sünnet’in kurucu temsilcileri olan Ashabu’l-Hadis ekolü, Hz.Peygamber’den sahih yollarla gelen rivayet malzemelerini toplamada titizlik göstermişlerdir. Bu titizliğin yansıması olarak sahih rivayetlerde vurgulanan hemen hemen her konu inanç odaklı yorumlanmıştır. Ashabu’l-Hadis’in teşekkül döneminde biçimlenen sahih rivayetlere bakış açısı, zamanla ekolün sünnet/hadis algısına kaynak teşkil etmiştir. Ashabu’l-Rey kanadında ise akaideye sadece mutlak mütevatir olan Kur’an ayetlerinin delil olabileceği görüşü de, yabancı kültürlerden İslam düşüncesine giren fikirlerle mücadele eden ekseriyetle Maturidi kelamcılar tarafından temellendirilmiştir. Hülasa, iki yaklaşım da müşterek bir gaye etrafında çaba sarf ettikleri gibi kendi içerisinde tutarlı-geçerli nedenleri vardır. Şia’da ise mehdi inancı genel kabul görmüş ve itikadi konular arasında yerini almıştır.
Mehdinin geleceğine inanmayı ‘’… sevmek imandandır.’’ şeklinde varid olan rivayetlerdeki tikel inanç yörüngesinden ayıran mezhebi-siyasi nedenler vardır. Mehdilik, kaynakları, konu bağlamı ve bütünlüğü bakımından tevatüren gelen fiili sünnet konuları kadar geniş kapsamı, tasnif ve detayları olmayan bir konudur. Hâl böyle iken fiili sünnetin işlevselliğini ve dahi tevatürün dinamiğini geride bırakmış bir potansiyele sahip olmasında dinin temel kaynaklarından ziyade Müslümanların kabul etmede kendinden emin ve ısrarcı yöneliminden kaynaklandığı ifade edilebilir. Din Sosyolojisi bu durumu, din-toplum ilişkisinde ‘’toplumun dine (dini düşünceye) etkisi’’ şeklinde formüle eder. Mezhepler arası ilişkilerde mehdiliğin revaç bulması, dini düşünceyi geliştirme gayesinden ziyade karşıt görüşü çürütme, fırkaya dini karizmatiklik ve politik-plüral (çoğulluk) kazan(dır)ma gayesinden kaynaklanmaktadır. Yine bu durum büyük ölçekte çatışma kuramıyla geliştirilen-sürdürülen dinler-dindarlar arası ilişkilerde tezahür eden bir olgudur.
Mezhepler arasında ‘’mehdinin neden geleceği, gayesi, iman-küfür taraflarında kanalize olan dünya toplumlarına bakışı vs.’’ den çok ‘’kimin mehdi olacağı, mehdinin hangi özellikleri haiz olacağı, kaşı, gözü, görüntüsel aurası, gelince ne gibi destanlar yazacağı vs.’’ gibi detayların gündemi belirlemesi, mehdilik konusuna her geçen gün farklı boyutlar kazandırmıştır/kazandırmaktadır. Deyim yerinde ise Müslümanların ‘’popüler kültürü’’nde mehdilik kadar aksiyonele sahip ikinci bir mevzu hemen hemen yoktur. Belki bu deyim müstakbel okuyucular nezdinde mübalağa olarak değerlendirilebilir. Lakin İslam’ın ana konularından hareketle yörünge bulan temel dinamiklerin ‘’adalet ve merhamet üzerine kurulu bir toplum düzeni’’ gayesine toplumsal düzlemde hareket-destek bulması ‘’neden gecikti yahut gerçekleşmedi?’’ sorusuna hala cevap aramaktandır. Bu ironik tablonun adeta fotoğrafını çeken Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in: ’’Refah ve aydınlığı ekecek herhangi bir mehdi yoktur. Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır. Başkalarının yardımına güvenmek ayrı bir bâtıl inancın şeklidir.’’ sözünde, gerçekten ümmetin istikbâlini düşünen mezhepler ve müntesipler için ibretler vardır.
15 Temmuz darbesinden sonra Gülen’in mehdiliğini onayan mahkeme kararının gündeme gelmesi, aynı zamanda Müslüman bireylerin toplumsal hafızasını harekete geçirdi. Bazı kesimlerin, ‘’deccalin çıkıp ordusunu topladığı, okyanusa yakın bir bölgede olma ihtimalinin yüksek olduğu, Ortadoğu’daki katliamlarda deccalin ordusunun parmağının olduğu, buna binaen Mehdi’nin ordusunun hazırlandığı, Türkiye’de olan darbenin geri püskürtülmesinin manevi âlemde batılın yenilmesini temsil ettiği’’ şeklinde uyarıda bulunması, mehdiliğin teolojik-siyasi fonksiyoneline güncel örnek olarak gösterilebilir. Hülasa, biz burada şunu teklif ediyoruz: kabul ve ret sonucuna varmadan mehdiliğin sosyal-psikolojik, psikanalitik, politik nedenlerini ve sonuçlarını iyi bir şekilde analiz etmek en azından kabul ya da reddettiğimiz şeyin ne olduğunu doğru anlamada bize bakış açısı kazandıracaktır. Son olarak bir hipotez: darbe başarılı olsaydı Gülen bu topraklara ‘’mehdi, halife, emirü’l-müminin’’ vasıflarıyla, tezahüratlarıyla ve şakşaklarıyla ayak basacaktı. Peki, The Cemaat’e göre Gülen kaybetti mi? Tabiki hayır. Mehdiliğe psikolojik olarak hazır olan tarikatların potansiyel mehdileri, mehdilik makamını kaybetti mi? Yine hayır. Allah kâinattaki bütün canlıları akla ziyan fikirlerin savunucularından korusun.
Sonuç:Müslümanların siyasal tarihinde Sünni omurganın toplum ve devlet tecrübesi birçok zaviyeden tenkide açık olabilir. Ancak kabul edilmeli ki İslam’ın ümmet gayesine dair sarf ettiği çabanın bir benzeri de yoktur. Şii omurganın gerek din yorumu gerekse toplum ve devlet tecrübesinin tarih boyunca küffarla değil de sürekli Şii olmayan Müslümanlarla mücadele etmesi, ümmet olma gibi bir gaye taşımadığını maalesef gözler önüne sermektedir. Ciddi anlamda itikadi-siyasi ayrımlar üzerinde kutuplaşmış bu iki omurga yörünge kaybetmeden ayrışmayı/çatışmayı sürdürmektedir. Şüphesiz ki bu ayrışmayı besleyen ikinci bir neden ise, Antik İran’da yaygın ve hâkim fars (pers/pars) kültürünün ulusal kimliği ve bu kimlik üzerine siyasetini kurmasıdır. Fetihler döneminde İslamiyet’e giren Antik İran medeniyeti, Müslüman olduktan sonra da ulus merkezli siyasetini devam ettirmiştir. Bu sebeple bir bütün Müslümanların ümmet olma gayesine siyasi anlamda katkıda bulunmaları söz konusu olmamıştır. Hâsılı Sünni olma korkusu ve Şii kılma hedefi Antik İran medeniyetinin Müslümanlara bakışını derinden etkilemiştir.
Sünni omurganın hilafet ve imamet konularına bakış açısı halifeliğin kaldırılmasına kadar Sünni toplumların kurumsal geleneğine kaynaklık etti. Özellikle Ortadoğu ve Anadolu’da kurulan Müslüman devletlerde bunun örneğini görmek mümkündür. Şii devletlerle yaşanan siyasi çekişmelerin yanında bir de kültürel alanda tezahür eden etkileşim Sünnilerin Şii kültürü yakından tanımasına olanak sağladı. Ancak bilinmelidir ki kültür söz konusu olduğunda meydana gelen ilişkiler karşılıklı etkileşimi doğurmaktadır. Bu ilişkilerin Sünni müesses tasavvufta izler bırakması, kritiğe muhtaç bir durumdur. Zira ilk dönemlerde teşekkül eden irfani öğretiyi bastıran Şii motifler, tasavvufun Orta Doğu’da kurumsallaşmasına ve dönüşümüne ciddi anlamda kaynak sağlamıştır. Özellikle gaybi konuların yorumlanmasında Şii düşünceyle benzerlikler dikkat çekicidir.Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze toplum-devlet ilişkisi, Müslümanların muhafazakârlaşmasına, içe kapalı kültür modelini tercih etmelerine neden oldu. Kurumsal geleneğin sekülerlikle mukabelesi ve toplumun moderniteyle ilişkisi, toplumsal dönüşümün hızını/dozunu dengeleyemediğinden dolayı Müslüman çoğunluğun yeni kimliğini benimsemesini daha da zorlaştırdı. Sürecin, içinden çıkılamaz hal alması özellikle ilk zamanlarda laikliğin yanlış tanımlanmasından ve bu tanımdan hareketle toplum-devlet ilişkisinin geliştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysaki Türkiye laikliği, halifeliğin kaldırılmasıyla vatandaşların yeni kimliğinde dini inancını serbestçe yaşayabilme imkânını da sunmaktaydı. Elbette yaşanan katliamlar acıdır ve Türkiye’nin çağdaşlığına yakışır mahiyette değildir. Ancak eğitim, ekonomi, hukuk ve politikada yapılan atılımların devletin kurumsallaşma sürecine katkısı da yabana atılmamalıdır. Bu minvalde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını din karşıtı değil de muhafazakârlık karşıtı olarak anlamak gerekir. Yine bunların yanında Harf Devrimi’nin Türk-İslam medeniyetinden gelen kökleri kopardığı ve bunun da toplumsal dönüşümde kültürel gelişimi yavaşlattığı itiraf edilmelidir. Hülasa Türkiye’de Müslümanların dünya görüşü ve benzeri sebeplerden ötürü muhafazakârlık-çağdaşlık arasındaki gerilimle yavaşlamasına rağmen, tarihinden gelen öz-nitel kimliğiyle cumhuriyetle kazandığı yeni kimliğini aynı potada eritebileceği de imkân dâhilindedir.Türkiye’de Müslümanların toplumsal yaşama katılımı, İslamcılığın serüveninde okunabilir. Sivil Toplum tecrübesi, Müslüman bireyin sosyalleşmesine, eğitimine, düşünce ve fikri özgürlüğüne müsait bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte muhafazakâr Müslümanların, laik düzenin ürünü sayıp Sivil Toplum tecrübesine hala mesafeli durması tartışmaya açıktır. Sivil-resmi olmayan cemaat yapılarında yoğunlaşan muhafazakâr Müslümanların kültürel direnişini her alanda görmek mümkündür. Ana meseleyi din karşıtlığına kilitleyen çevrelerin toplumsal bütünlüğe mesafeli olması, üst düzeyde İslam’ın ümmet olma gayesiyle de yapısal olarak çelişmektedir. Zira İslam’ın ilk dönemlerinde temelleri atılan toplum-devlet tecrübesi, farklı din ve kültürlere mensup bireyleri bile aynı çatı altında görme farkındalığını dikkatlere sunmaktadır. Dolayısıyla idealize edileni realitede yaşanan psikolojik travmaya terk etmek asla çözüm değildir; aksine asıl sorumluluktan kaçış olacaktır.
Son zamanlarda yaşanan gelişmeler sivil-toplum olmayan cemaatlerin varlığını tartışmaya açtı. Geniş kitlelere hitap eden bu cemaat yapılarının varlığı, hem iktidarın seçimlerde taban-destek ihtiyacını karşılamada hem de Müslüman çoğunluğun sesini kamuya duyurmada kilit işleve sahiptir. Kamuda Müslüman kimliğin yüzüne kapanan kapıların yaklaşık on beş yılda teker teker açılması, ekonomik anlamda belli bir konforun yakalanması kabul edilmelidir ki cemaat yapılarına bir özgüven kazandırdı. Bu özgüven ahlaki ve hukuki bağlamda tezahür ettiği sürece sorun teşkil etmeyecekti. Ancak yıllarca sol-beyaz Türklerle hesaplaşma isteminin muhafazakârları motive etmesi, yeni dönemin kazanımları içinde müstakbel dengeli yaklaşımların zihin kökünü beslemeye devam etti. Neticede bu özgüven cemaatleri, politikanın eğim-bükümlerinde işlenen günahlara ‘’Müslüman içinse’’ diyerek cevaz bulmaya ve vizyonu sırf politik düzleme oturtmaya sevk etti. Bir Kur’an Kursu, Külliye inşaatı meselesinde bile yetkililere mafya jargonuyla cehennem azabını vaad eden cemaat hocaları aynı zamanda hükümeti seçimlerde yalnız bırakmakla tehdit ediyordu. Bunlar daha dün diyebileceğimiz yakın zamanlarda vuku bulan küçük ölçekli ama büyük sorunlara gebe gelişmelerdir. Öte yandan politika hocalığıyla yetinmeyen Fetullah Gülen’in mevcut hükümete de mutlak otoriterlik taslaması, dershanelerin kapatılmasında The Cemaat’in tavrını deşifre etti. Tüm birimlerinde hükümet aleyhtarlığı üzerine yapılan propagandalar, tabanda ciddi ama maliyeti tehdit etmeyen bir kırılmaya neden oldu. Gönül, sevgi ve muhabbet esası üzerine kurulu dinsel misyona menfaat, kin, nefret ve ihtiras hezeyanı üzerine kurulu politik vizyon galip geldi.Sivil-toplum olmasa da mevcut cemaat yapılarını yıkmak, konjonktür itibariyle isabetli olmayacaktır. Zira cemaatleri bitirmek demek, olumlu yahut olumsuz yönleriyle Müslüman çoğunluğun sosyalleşme tecrübesini bitirmek ve içinde yaşadığı toplumun kültürel revizyonuna daha da yabancılaşması demek olacaktır. Öyleyse yapılması gereken, bütün cemaatsel yapılardaki müntesiplerin cemaatini devlet kontrolüne açık hale getirmesi, bu mümkün değilse devletin yasal yaptırımlar yoluyla cemaatleri sivil-toplum merkezli yapılandırarak kontrole açık hale getirmesidir. Bu minvalde cemaatlerin yayın organlarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kontrol edilmesi, Türkiye’nin İlahiyat ve Diyanet müfredatından hareketle eserlerin ve görüşlerin revize edilmesi hem Ehl-i Sünnet adı altında yayılan –ve hatta Ehl-i Sünnetle alakası olmayan- aşırı görüşleri pasifize edecek hem de üyelerin artık sağlıklı bilgiler edinmesi sağlanacaktır. Burada düşünce ve fikir özgürlüğünden hareketle savunma mekanizması kurulabilir. Altını çizmek gerekir ki yasalardan bağımsız bir düşünce/fikir özgürlüğü telakkisi, düşünceyi sağlıklı temellerinden koparma potansiyelini beraberinde taşır. Diğer yandan cemaatlerin sosyal yapı olarak fikirlerini özgürce dile getirmesi, yasaların öncelikle bireye takdim ettiği fikir özgürlüğünden farklıdır. Cemaatlerin sivilleşmesi sivrilmesinden yeğdir. Bu süreçte Diyanet’in mevcut yapısından kaynaklanan ağır işleyişine hız kazandırmak aynı zamanda sivil-toplum olmayan çevrelerin kurumun vizyonuna dair dile getirdiği şikâyetlere de çözüm sunacaktır. Denetim mekanizması toplumsal sorumluluk kapsamında yer alan projelerin otomasyonunu genişletecek, çatışma kuramıyla üretilen politik yaklaşımların toplumsal tabanı parçalara ayırmasının önüne geçilecektir.
Neticenin neticesi sadedinde… The Cemaat’in din-siyaset algısına kaynaklık eden verilerin İslam dünyasında etkinliğini sürdüren diğer tasavvufi camialarda da mesnet-teşri-kabul bulması müsellemdir. Ancak bu durum diğer camiaların ‘’ikinci paralel, potansiyel darbeci’’ olacağı ithamına cevaz teşkil etmemektedir. Biz öncelikle ortada bir sorun varsa –ki var-, bu sorunu kök ve uzantılarıyla tedkik etmeyi teklif etmekteyiz. Söz gelimi, The Cemaat’in takiyye konusunda sergilediği yaklaşımı diğer tasavvufi camialarda görebilmek neredeyse imkânsızdır. Ancak müesses tasavvufun Tanrı, Evren ve İnsana dair görüşünü besleyen işari öğretinin geç dönem tarikatlarında nasıl politik bir vizyona evrildiği de herkesin malumudur. İkinci aşamada, bu öğretinin Şii ve yabancı kaynaklardan derlenmesi, müesses tasavvufta adeta bir kriz peydah edebilecek potansiyele sahiptir. Her şeye rağmen ‘’İbnü’l-Arabi öyle demek istememiştir, Nûr-u Muhammedi bizden Şia’ya geçmiştir, bütün bunlar sahabe döneminde bile vardı’’ gibi mesnetsiz ve absürt yaklaşımlardan vazgeçebilmek bir erdem olacaktır. Mezhebi kaygılara kapılmadan meseleleri nesnel ölçütler eşliğinde tedkik edip nakle de akla da dayanan fikirlerin İslam düşüncesini beslemesine katkıda bulunmak zorundayız. Burada ifade ettiğimiz ‘’mezhebi kaygılar’’dan kastımız ise, mensubiyetin mülk edinme gibi yanlış kurgulara maruz kalmasıdır. Ne İslam ne de Ehl-i Sünnet düşüncesi kimsenin tapulu malı değildir. Biz kültürel mirasımıza sahip olma hissiyle değil ait olma hissiyle yönelirsek, hiç değilse sonraki nesillerin hayatı doğru tanıyıp anlamlandırmasına katkıda bulunmuş oluruz.
Mutlak güç hazzı, bilinmeyene dair sınır aşırı merak, sahipliğin erdem olduğu hezeyanı insanı karşı konulmaz bir motivasyona sokup fıtratına yabancılaştırmaktadır. Dünya hayatının ‘’oyun ve eğlence yeri’’ olması doğru algılanmadığı an ahiret hayatının ‘’ebedi’’ oluşu adeta oyuncak olup unutulmaktadır. Mutlak hüküm koyucu Tanrı tasavvurunun mutlak hüküm koyucu lider tasavvuruna evrilmesi, liderin keyfi için yapay dinlerin üretilmesine neden olmuştur. Bireyin bilinmeyene dair merakını tatmin edebilmek, yeni din algısı için pek de zor değildir. Herkesin bilmediği bir şeyi biliyor olmak insanların nezdinde olağanüstü bir şeydir. Zira bilgi güçtür; her şeyi bilen her şeye de hâkimdir, sahiptir, tektir ve tartışmaya kapalıdır. Allah inancını yansıtan bu İslam (teslim) psikolojisinin başka bir varlığa sergilenmesi de şirktir. İşin ilginç yanı bu kadar dışa açık belirtileri taşımasına rağmen şirki sosyo-politikada adet haline getirmek kendini bilmezlik, haddi aşma ve şirkte inat etmedir. Karizmatik modelin din-siyaset ilişkisinde yüklendiği işlev, karizmatik ol(a)mayana sorgulamaya kapalı, yüceltmeye ve itaate odaklı yaklaşımı mecburi kılmaktadır. Lideri sorgulayan, yüceltmeyen ve şartlı itaat sergileyen üyeler her zaman cemaatin birlikteliğini tehdit ettiği gerekçesiyle dışlanmaya mahkûmdur. Daha da enteresanı, dışlanan üye sadece cemaate değil aynı zamanda dine de aykırı davrandığı iddiasıyla imanı zayıflıkla itham edilebilmektedir. Lider zahir-batın her şeyi bilir; kimse onun kadar takvalı-dürüst(!) olamaz; dolayısıyla liderliğe sadece o layıktır. Burada sahiplenmenin sonuçları bireyi erdemli olmaya götürür(!) Diğer bir deyişle ancak sorgulamayan, hep yücelten ve koşulsuz itaat eden erdemli olabilir. Lideri ve cemaatin politikasını kutsamayanın erdemden asla nasibi olamaz(!) Hatta ebedi kurtuluş buna bağlıdır… ‘’Hikmetinden sual olunmaz’’ formülasyonu sadece Allah’ın tekvin-i iradesine, mutlak mülkündeki hükümranlığına, gaybın tek sahibi oluşuna işaret ederken, karizmatik cemaat tecrübesinde bu tasarruf lidere ve cemaatin yekpareliğine/tekliğine miras kılınır(!)
Bu zihin dumuruyla İslam kültür müktesebatını yamalı bohçaya çevirenlerin, dinden evvel insanlıktan nasibi olmadığını maalesef ki 15 Temmuz gecesi ümmet ve millet olarak gördük. Devletin kurumsal geleneğini tanımayan alçak darbe girişimiyle, üstelik Müslüman kisvesi altında hıyanette ne kadar ileri gidebileceklerini de. Ve dahi münafıklığın alametlerini mıknatıs gibi çekip karakterize edenlerin, Allah’ın emanet kıldığı can’lara nasıl kıyabildiğini de! İş bu noktaya varmış, ahvâl hıyaneti dahi aşmış. Bu mel’ûnlarla siyasi-hukuki mücadelenin yanına kültürel mücadeleyi de dâhil etmemiz zaruret arz ediyor. Darbenin tekkesinde din adına dönen dolapları İslam’ın temel hususiyetleriyle bertaraf etmemiz gerekiyor. Ehl-i Sünnet adı altında Şia’nın siyasi teamüllerini (takiyyeyi ve ezoterik mefhumları) icra edenlerin zihin kodlarını sorgulayıp değerler mirasımızla kurdukları ters ilişkiyi cürm-ü meşhûd edip türeyen yanlış din algılarını nesillerin pâk istikbâlinden arındırmamız gerekiyor. Gerekiyor ki, adalet ve merhamet üzerine kurulu bir toplumsal düzeni tesis etmede devletimizin ve milletimizin imkânları zayi olmadan


Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


Emre KOÇ Diğer Yazıları

05 Mart 2015 - RİVAYETLERİN TOPTAN REDDİ VE TEFSİRDE USÜL ANLAYIŞI: Mürselat 77/50 Örneği
28 Şubat 2015 - KADINA ŞİDDET SÖYLEMLERİ VE ADİL TOPLUM İDEALİ
16 Şubat 2015 - MODERNİZM ÖLÇEĞİNDE SEVGİLİLER GÜNÜ ELEŞTİRİSİ ve AİLEDE(!) SEVGİ METAFİZİĞİ
05 Şubat 2015 - İHSAN ŞENOCAK VE CIMBIZLARI: KISSALARIN DİLİ ÖRNEĞİ
24 Aralık 2014 - DİB ADAYI AHMET MAHMUT ÜNLÜ- NÂM-I DİĞER: CÜBBELİ AHMET
15 Aralık 2014 - DARU’L-İSLAM’DA ‘’NOEL’’ ÖRNEĞİ VE MODERNİZM
07 Eylül 2014 - DEVLET-İ ÂLİ MEDİNE İSLAM DEVLETİ YÖNETİMİNDEN MISIR’DAKİ HADİSELER İÇİN BASIN AÇIKLAMASI
23 Haziran 2013 - KÜLTÜREL EROZYONLARIN ALTINDA TERK EDİLEN DİN YORUMLARI ÜZERİNE
18 Mayıs 2013 - BİZ MEDİNE OLAMADIK, RASULULLAH’IN KARDEŞLERİ GERİ DÖNÜYORLAR!
18 Nisan 2013 - ‘’ŞANS OYUNLARININ DİNDEKİ YERİ’’ ŞEKLİNDEKİ YAKLAŞIMLAR HAKKINDA APOLOJİK BİR SORUŞTURMA
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH