Ana Sayfa > Site Yazarları

SERDAR KAYALİ - serdarkayali69@gmail.com
İBN-İ SEBELER VE TESİRLERİ
23 Ağustos 2013 - 1887 okunma

      BİSMİLLAH. Bugün, İslam toplumları olarak Abdullah İbni Sebe’lerin bizlere belirli aralıklarla enjekte ettiği felç iğnelerinin kaçınılmaz sonuçlarıyla yüz yüzeyiz. Bu nedenle hiçbir refleksimiz yerinde ve zamanında ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla bir olamıyor, birlikten bahsedemiyoruz. Ne yazık ki Müslümanların tümü acziyet ve buhranlar dünyasının karanlık zindanlarında rahat ettiklerini sandıkları kendilerine ait bir köşede oturmayı kabullenmiş gözüküyor. Suriye inliyor, Mısır çığlık atıyor, Myanmar sızlanıyor, Filistin darmadağınık, Mali içler acısı, Afganistan perişan, Irak hala narkozda, Tunus, Cezayir, Libya, Fas anjiyodan yeni çıkmış, Lübnan, Ürdün hepsi ameliyat tarihini bekleyen birer hasta adam.  Kimimiz büyük belalara tahammül ediyoruz, kimimiz ise o belaların bir gün bize de uğrayacağı endişesi ile yaşamaya mecbur kalıyoruz.
 
      Acziyetimizin doruklarındayız. Bizleri bir anlamda bu hale getirenler büyük bir pişkinlik ve alçaklıkla kurtuluş kapısını yine kendileri olarak gösterebiliyorlar. Onların bu halleri bizleri şaşkınlıktan delirtmesi gerekirken tam tersi olabiliyor. Ümidimizi hala onlara bağlayabiliyoruz.  “Birleşmiş Milletler tek kurtuluş kapımız” demesek bile bunun böyle olduğu inancı sinelerimize yerleştiriliyor. Bizler artık televizyonlar karşısında birleşmiş milletlerin olanları kınamasından ötürü kalbimize yerleşen sükûneti yeterli görebiliyoruz. Kınama bile yapmasa ümidimiz olabiliyor. Ne komik durumdayız. Aslında ne acı durumdayız. Ne kadar çaresiziz. Biz bu muyuz? Evet, biz bu olduk. Evet, bizler bu hale getirildik. Peki, bundan bir ders alacak mıyız? Sanmıyorum. Çünkü bundan bir ders alabilmek için Müslüman zihninde büyük bir inkılaba ihtiyaç var.   
 
      Peki, biz böylemi idik? Hayır. Kesinlikle. Biz üstündük. Bizim peygamberimiz bu acziyete hiç düşmedi. O ve beraberindekiler hep üstündüler. Daha bir site devletiyken bile imparatorluklara davet mektupları yazabilecek kadar izzetli, şerefli, onurlu idiler.  Çünkü onlar rablerinin şu sözüne inanıyorlardı. “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” Çünkü onlar izzetin tümünün Allah’a ait olduğunu biliyorlardı. Kurtuluşun tek adresi olarak Allah’ı biliyorlardı. Allahtan başka hiçbir varlık ve kurumun önünde diz çökmemişlerdi. Onlardan bir menfaat beklememişlerdi. Hiçbir yardım beklememişlerdi. Hatta onlar peygamberlerini bile menfaat kaynağı olarak görmemişlerdi. Onlar “bir gün bir Musa çıkar” dememişlerdi. Hepsi birer Musa olmuştu. Onlar başlarına gelen her musibetin kendi hatalarından kaynaklandığının farkında idiler. Onlar dünyevi menfaatlere odaklanmamışlardı. Odaklandıkları tek şey rablerinin rızasıydı. Onlar zulmün karşısında dik durmayı imanlarının kendilerine yüklediği temel bir davranış olarak bildiler. Onlar kafirlerin hayat tarzlarını hiç güzel görmediler. Aksine onları değiştirmek istediler. Birçoklarını değiştirdiler de. Onlar mutlak üstün olanın hükmünü icra etmek istediler bundan dolayı üstün oldular. Öyle bir miras bıraktılar ki kendilerinden sonra birçok iç savaş yaşamış olmalarına rağmen çok kısa zamanda Asya’nın ortalarına Avrupa’nın göbeğine hükmettiler. Dünya onlar gibisini hiç görmedi. Ne zaman ki onlar içinde Abdullah İbni Sebelerin tesirleri görüldü işte o zaman dağılmaya başladılar. Çürümeler görüldü. Aralarındaki bağlar gevşedi. Zamanla koptu. Parçalandılar. Küçüldüler.  
 
      Peki, Abdullah İbni Sebeler ne yaptı?

      İbni Sebeler, Müslümanların arasına müslümanmış gibi girdiler. İlk yaptıkları bir takım adamları ilahlaştırma gayretleri idi. Hz. Ali’den başladılar. Günümüze kadar devam ettiler. İlahlaştırmalarının altyapısını sistemleştirdiler. Duyulmadık şeyler söylediler, yapılmadık ibadetler türettiler. Cahillerin çoğu İbni Sebelerin tesirinde kaldılar. Bunların başlarına kuru görüntülü, süslü sözlü, ne olduğu, nerden türediği belli olmayan adamlar getirdiler. Bütün amaçları Müslümanların tevhidi reflekslerini törpülemek ve zamanla yok etmekti. Bunu başardılar.
 
      Tevhid refleksinin törpülendiği Müslüman toplumlara başka operasyonlarda oldu. İbni Sebeler batıyı zillete bürüyen kitapların tercümeleri ile fikir dünyamıza girdiler. Bununla yaldızlı sözlerin müzesi konumunda olan felsefeler dünyasına saplanmış adamlar türettiler. Bu adamlar tevhidin refleksleri ile oynadıkça oynadılar. O reflekse ayar çalışmaları yaptılar. Bir olanı beş ettiler, on ettiler, bin ettiler. Tevhidi parçalayan toplumlar kalplerindeki ülfeti de parçaladılar. Öyle ki daha dört asır önce tek vücut olan Müslümanları yetmiş üç kafalı, bin bir kollu, kırk bin ayaklı bir hilkat garibesi haline getirdiler. Nihayetinde her kafa kendisine bağlanmış kolu düşündü, kendisine duyarlı ayaklarla yürüdü. Böylece fikirleri ayrıldı. Sonra gönüller ayrıldı. Ardından bedenleri ayrıldı. Dolayısıyla güçleri ayrıldı. Her hizip yanındakiyle sevindi. Sayısıyla övündü. Tabii olarak birbirlerini rakip olarak gördüler. En sonunda bir birlerine düşman olanlar oldu. Düşman olmayanların ise ülfet bağı koptu. İşte şimdi dünya Müslümanlarının acısıyla kahrolmayışımızın sebebi budur. Bu gün Türkiye’de birkaç muvahhitten başka kimsenin olanlara gereği gibi tepki verememesinin arkasında yatan gerçek budur. Bu gün Abdullah İbni Sebelerin tesirine bulanmış güya Müslüman (cemaatlerin demiyorum) güruhların sessizliğinin ardında basitçe bahsettiğim tarihi sürecin tesiri vardır. Bu güruhlar tevhidi reflekslerini yitirmişlerdir. Tevhidi refleksleri bitmiş bir topluluğun menfaat refleksleri canlanır. Gördüğü her olayı kendi kazanımları ve kayıpları üzerine tetkik etmeye başlar. Ümmete faydaları olmaz. Doğal olarak bunlar etraf sessizken çok bağıran, tatlı tatlı konuşan huşubun müsennettirler. (elbise giymiş kereste) ortalık karıştığında kaybolan müsellildirler. (zor anlarda insanların içinden gizlice sıyrılıp kaybolan) Konuşmaktan korkarlar çünkü varlıklarını sürdüre- bilmek için vazgeçilmez olan dengeleri zedelememe endişesindedirler. Ne desinler yani zulmü kötüleseler kâfir dostlarından olacaklar. Zulmü övseler bu defada Müslüman destekçileri alınacak. Bu nedenle onlardan bu davranışlarının tersini beklemek bahçeye soğan dikip gül çıkmasını beklemek kadar yanlıştır.
 
      Abdullah ibni sebelerin tesirini alt-üst edecek ve bizleri bir araya getirecek yegane kaynak Kur’an’dır. Bu nedenle Rabbimiz “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.
 
      Müslümanlar arasındaki tefrikaların bitmesinin bir tek yolu vardır o da Allah’ın kitabına sarılmaktır. Böylece Allah kalplerimizde ilaf oluşturacaktır. Kalplerimizi birleştirecektir. İşte bu birleşme ayette hatırlamamız istenen nimetlerdendir. Böylece bizleri ateş çukurunun kenarından kurtaracaktır. Lütfen ayeti öylesine okuyup geçmeyin biraz yavaş ve anlaya anlaya okuyun. Çünkü Allah ayetlerini bizi doğru yola çağırmak için açıklıyor. Allah (c.c.) bu kurtarmayı birçok kez yapmıştır. Yine yapacaktır. Ona bunu yapmak kolaydır. Çünkü o vadinden dönmeyeceği gibi her şeye kadirdir. Fakat o, biz değişime meyletmediğimiz müddetçe bizi değiştirmeyecektir. Çünkü onun sünnetinde değişme yoktur. Bunlar Kur’an’î hakikatlerdir.
 
      Ne yazık ki gerek Müslümanlar gerek Müslüman yöneticiler Allah’ın hesaba katılmadığı bir takım stratejilerle hareket ederek hiçbir şey yapamayacaklardır. Hiçbir kazanım elde edemeyecekleri gibi bu stratejileri başlarına çökecektir. Kendi stratejilerinin mahkûmu olacaklardır. Herkesin bilmesi gereken gerçek şudur. Kâfirlerin bütün tuzakları zayıftır. Şeytanın tuzakları da zayıftır. Fakat bu zafiyet ancak Allahın hesaba katıldığı bir strateji ile ortaya çıkar. Bunlar inanmamız gereken Kuranın vazgeçilmez prensipleridir. Artık birilerinin gece gündüz Müslümanlar üzerinde yaptıkları hesapların peşine düşmeyi bırakıp tüm meselelere Allah ile bakmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bunun içinde elimizdeki kitabın (Kur’an’ın) kıymetini bilmemiz gerekiyor ve onu gereği gibi anlamamız gerekiyor. Aksi takdirde eskiden İsrailoğullarının düştüğü çukura düşmekten kurtulmamız imkânsız olacaktır. Onlar hakkında şöyle buyuruyor rabbimiz  “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ve (mü’min) insanların ipine sarılmadıkları müddetçe kendilerini zillet kaplamıştır.Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.”
 
      Allahın ipine ve müminlerin ipine sarılmayan Yahudilerin halleri böyle oluyor. Zillet damgası vuruluyor. Meskenet damgası yani tabiri caizse ölü toprağı serpiliyor üzerlerine. Duyarsızlaştırılıyorlar. Peki, neden? Allah’ın ayetlerini umursamaz tavırlarından ve peygamberleri öldürmelerinden kaynaklanıyor. Ayete göre tüm bu hallerinin temel nedeni Allah’a isyanın ardından kendilerine konulan sınırların aşılması olarak bildiriliyor. Eğer bizler bu gün üstün olmamız gerektiği halde zillete saplanmışsak, bunun altında ayetin bildirdiği suçlarla bir çeşit ilişkimiz olduğu gerçeğini unutmamamız gerek. Belki de bizler Allah’ın ipine sarılmadık, peygamberin bedenini değil ama sünnetini öldürdük. Herkes kendi nefsine şahit ki Allah’ın koyduğu sınırlar bizim için önemsizleşti.
 
      Artık ya Allahın ipine sarılırız ya ipin hemen altındaki çukura yuvarlanırız.
السلام على من إتبع هدى
و الحمد لله الذي خلق فسوى

 
Serdar KAYALİ
Ağustos-2013


Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (1):
  CEMAL KEŞLİ:
[26.08.2013 - 15:26]  
Abi yazısınızı okudum. ALLAH razı olsun. Çok doğru şeyler demişsin. Yalnız anlamadığım bir şey var. Sorgu şeklinde algılayabilirsiniz. Müslümanlarda hep birlik olun, bölünmeyin parçalamayın vs..gibi (olması gereken tabiki ama) çağrılar ön planda. Bunu yadırgıyorum..Çünkü peygamberimiz zaten bir hadisinde demiyormu..ümmetim 73 fıkraya ayrılacak..Zaten bu ayrılık olmak zorunda doğrunun bulunması için. Aslında benim demek istediğim insanlara sadece tebliğ yapılıp, ALLAH'ın ipine sarılanlar birlik olsa, bu tefrikanın zaten olması gerektiği, kimin hangi tarafta olduğunu olmadığını sadece gayreti gösterecektir..Allah'ın ipine sarılanlar istemesede senin verdiğin ayetlerde olduğu gibi aynı ipe sarıldıklarından bir oluyorlar..Ancak bir hareket edemeyebilirler.Bu ayrılıklar zaten ALLAH'tan gelen ve peygamberin değindiği ayrılık değilmi. Ya bilmem sorabildim mi sorumu. Allah'a emanet olun...

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


SERDAR KAYALİ Diğer Yazıları

24 Şubat 2015 - İSLAM' DA KEHANET ve BURÇ SAPKINLIĞI
18 Haziran 2014 - Abdulaziz Bayındır Hocanın Kader Çarpıtması
16 Nisan 2013 - ŞART RÜZGÂRLARI VE ADAMLARI
05 Nisan 2013 - DEĞİŞİM VE MODERNİZM
05 Nisan 2013 - TAŞIN ÜSTÜNE OTURANLAR
04 Nisan 2013 - MESCİDLERİ ALLAH'A BİRAKIN
04 Nisan 2013 - ZİNDANLARIMIZDAN KURTULMAK
04 Nisan 2013 - DAVETLİSİNİZ
04 Nisan 2013 - ÖLÜM
04 Nisan 2013 - ÇOCUK EĞİTİRKEN DUA
04 Nisan 2013 - BİRR’ İN BİR OLMASI
03 Nisan 2013 - ŞİRK’İ PAGANLIKLA SINIRLAMAK
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH