Ana Sayfa > Site Yazarları

Emre KOÇ - emre55koc@hotmail.com
DİB ADAYI AHMET MAHMUT ÜNLÜ- NÂM-I DİĞER: CÜBBELİ AHMET
24 Aralık 2014 - 1145 okunma

    Geçtiğimiz günlerde yayın hayatına başlayan Vahdet medyasının, Müslümanların vicdanı, kültürü ve mirasının sesi olmasını temenni ederek tüm emektarlarına başarılar diliyor, ‘’gayret bizden, tevfik Allah’tan’’ niyazını Vahdet ekibi için Rabbime dualıyorum…

    Türkiye’de medya deyince akla reel politika, güç, para, kaos ortamı vs. gibi parametreler geliyor. Aklı selim insanları imanlarına münhasır olarak hiçbir zaman tasnif etmeyi uygun görmedim. O yüzden medya dosyasını incelerken sağ, sol, muhafazakar, laik gibi sınıflamaların değerlendirmeye ilke kılınmamasını öneriyorum. İlkesizliği de önermiyorum. Bilakis sakındırdığım şey bizzat ilkesizliğin kendisi olarak karşımızda duruyor. Hasıl-ı destur, biz medya dosyasını incelerken ilke olarak, temel insani, dini, ahlaki değerler sistemini mihenk taşı kıvamında benimsiyoruz. Yani medya dediğimiz şey, temel insani, dini ve ahlaki değerler sistemini benimseyerek halkın sesi olmaya çalışıyorsa vazifesini ifa etmiş oluyor. Yok eğer bahsi geçen değerler sisteminin de üzerinde politikacıdan daha politikacı, dindardan daha dindarcı, doktordan daha doktorcu, avukattan daha avukatçı, kraldan daha kralcı olmaya çalışıyorsa, ki tam da onu konuşmak için bu satırların insicâmına emek veriyoruz…

   Muhafazakar okuyucuları muhatap alarak diyorum ki, yalan-yanlış, eksik, manipüle, sui-kasıt içeren bir yazı kaleme almak için gavur olmaya yahut laik olamaya gerek yok…

   Alışılagelmişin dışında bir medya anlayışını bu ülkenin gündemini taşıyan mekanizmalarda var etmek, her zaman hedeflediğimiz, arzuladığımız, ortaya koymaya gayret ettiğimiz bir şey. Halkın sesi adı altında falanca güç odaklarının sesini vatandaşın bilinçaltına intikal ettiren medya anlayışına alternatif olarak toplumun sesi, vicdanı, dokusu olabilecek bir medya anlayışını ısrarla talep ediyoruz.

   Bir reel politik hareketin sesi olan medya anlayışını nasıl eleştiriyorsak, artık bir grup yada cemaatin nev-i şahsına münhasır sesi olmaya çalışan medya anlayışını da aynı şekilde eleştirebilmeliyiz. Bunun en yakın örneğini ‘’Zaman’’ medyasında gördük.
Cübbeli Ahmet amcamın yazısını eni boyu incelemeye geçmeden önce belirtmek istiyorum, Vahdet’in omurgasını oluşturan yazar kadrosuna ilk göz attığımda tasavvufi kültüre yâr olmuş, selefi doktrininin bayraktarlığını yapan güzide üstadları görünce temkinle tebessüm ettim. Dedim ki,’’inşallah Vahdet’in manşetlerinde, köşelerinde halkımızın aşina olmadığı kelami-mezhebi konular işlenmez, tek tipleştirici İslam kültür anlayışı empoze edilmez’’. No panik! Elbette ki ‘’Allah katındaki tek din İslam’dır’’ fakat, biz bu dini bu vakte kadar dört kıtaya sefer eyleyen sahabeler misali İslam’ı İslam yapan kültürel fonksiyonlarıyla, bakış açılarıyla, cins kafalarıyla öğrenerek İslam’laştık…

   23 Aralık Salı gününün gece saatlerinde Vahdet gazetesinin resmi internet sayfasında yayınlanan Ahmet Mahmut Ünlü hocanın ‘’DİYANET İYİ NİYETLE KURULMADI’’ yazısını okuduk. Temas etmek istediği noktaya aşina olup takdir ettik, fakat temas etmek isterken kırıp döktüklerini de sayamadık. İnşallah burada hocamızın yazısına tam otopsi yapacağız…

   ‘’ Diyanet İşleri Başkanlığı yönetimle bağlı bir kurum. Yönetim iyiyse Diyanet iyidir, yönetim bozuksa Diyanet’in de taviz verme tehlikesi var…’’

   Diyanet’in yönetime bağlı bir kurum oluşunu bu ülkede bir Atatürkçü apoloji bir de Daru’l-Harb’çi selefiler sorguladılar.  Şimdi biz bu yazıyı, profesyonelce kaleme alınmış olarak kabul ettiğimizde, Diyanet’in taviz verme tehlikesine muhatap olduğu dönemleri Atatürkçü apoloji döneminde gördük; acaba bugün dile getirilmesinde hatırı sayılır bir mana var mı? –Hasıla’da-
‘’ Diyanet İşleri Başkanlığı yönetimlerin halkı yönlendirme, tek tip adam yetiştirme ve kendi duyurularını yapabilmek niyetiyle esasen çok iyi niyetli kurulmuş denemez bidayetinde…’’

   Bu cümlede çizilen tabloyu tashihiyle beraber sahabe döneminden günümüze kadar bir çok İslam Devlet’inin idari yapılanmasında gördük. Özellikle Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nda halkın eş’ari kültürünün zihin kodlarıyla kuşandığı, üreticilik vasfının duraksayıp şerhlerin, telhislerin ve haşiyelerin yaygınlık kazandığı bir dönemde ‘’yönetimin halkı devletin temel politikasına göre yönlendirdiği,  duyuruların fetvalarla, vaazlarla ve hutbelerle ilan edildiği’’ aşikar. İmam Eş’ari’yi Ebu Hanife’den daha fazla benimsemiş bu hocamız, acaba neden Diyanet’in, Şer’iyye ve Evkaf kurumundan miras olarak devraldığı idari geleneğinin, zaid niyete tekabül eden bir yanı olmadığı halde niyetini sorgulama gereği hissediyor? Otuz küsur senedir Diyanet’in idari işleyişini sorgulamadınız da bugün mü zat-ı âllerinize sorun teşkil etti?-Hasıla’da-
Ömer Nasuhi Bilmen hoca ayarında adamların kalmadığını, artık makam-mevkii sevdasının din işleri kurumunda kol gezdiğini ifade ediyorsunuz; Müslümanların kültürel gelişimini, algılayış imkanlarını takip ederek fetva veren bir kurumun fetvaları neden artık tarafınızdan eleştiriliyor; bunu konuşalım…-Hasıla’da-

   ‘’ Tabi burada kaç bakanlığa muadil büyük bütçeler var. Bunlarla çok iş görülür. Bu bütçelerin zerresi bazı dernek ve vakıflarda olsa namaz kılmayan adam kalmaz. 5 vakit namazda Cuma namazı gibi dolar camiler. Ama şu an camiler maalesef boş…’’
Camilerin boş oluşundan ekonomi bakanlığını sorumlu tutmak… Yani dernek ve vakıfların bakanlıklara taksim edilen bütçelerden paylanmasını öneriyorsunuz da, benim kafam yazının başına gitti; sahi Diyanet’in yönetime bağlı bir kurum oluşunun doğuracağı tehlikelere işaret ediyordunuz değil mi? Ne ara tehlikeye gebe yönetimle irtibat kuruldu da bütçe talep edilir oldu? Cami dernekleri ve vakıflar daha kendi içlerinde kurumsal bir bütünlük oluşturmakta güçlük çekiyorken, 150 bin’e dayanan personelin maaşlarıyla, izinleriyle, pirimleriyle, zamlarıyla, tayinleriyle nasıl meşgul olacak? Türkiye’de camilerin gelir-gideri hususunda idari sorunlar yaşayıp mahkemelik olan camii derneklerini araştırırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

   Eskiden imamların ücretini bölge halkının temin ettiğini, işleyişin daha rahat olduğunu ifade ediyorsunuz; ben sadece 150 bin personel diyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez, şehir merkezine 50 ile 100 km arasında değişen uzaklıklarda yerleşim bölgelerinde görev yapan imamların sayısıyla önceki dönemlerin zorluğunu kıyaslamanızı öneririm. Ve bu yerleşim bölgelerindeki halk, devletine, diyanetine, imamına ‘’Allah razı olsun’’dan başka bir şey demeyi hadsizlik olarak görüyor, saygı duyuyor.  Sizin dediğiniz gibi olsa, bilhassa dağ köylerinde fakirlik ve tasarruftan kaynaklı iki aylık elektrik faturası 2-3 Türk lirası gelen vatandaşımız hangi adamı imamlık yapsın diye bölgesinde zapt edebilecek?

   ‘’Dünya kadar Ehl-i Sünnet dışı fetva çıkıyor, Diyanet’ten bir açıklama bekliyorsun ama yok! Sen devletsin, yanlış açıklama yapana hemen cevap vermen lazım. Var mı böyle bir hizmet!? Yok! Önüne gelen konuşuyor! Mehdiyim, hocayım, şeyhim diye çıkmışlar. Memlekette saptıran saptırana. Resmi güç Diyanet’te ama çok daha faal olması lazım. Batıla, yanlışlara dur demesi lazım…’’
Evet. Ağızdaki bakla yavaş yavaş çıkmakta. ‘’Ehl-i Sünnet dışı fetva’’lara Diyanet’ten reddiye talep etmek aynı zamanda Diyanet’in önüne geçmeden fetva verme, fetvayı Diyanet’ten talep etme erdemini benimsemek demektir. Sormak zorundayım: Türkiye’de sizin ekip kadar fetvaya meraklı olan kim var? Ehl-i Sünnet ‘’içi-dışı’’ tanımlamasını Vahdet ile hangi ölçülerde bağdaştırabiliyorsunuz? Sözün sükutunda ‘’Biz sadece ıslah edicileriz’’(2/11) savunmasına sığınmadan ‘’Ehl-i Sünnet’’ kavramını ‘’Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın’’(3/103) emrinin parolası olan VAHDET ile nasıl izah edeceksiniz?

   ‘’ Ben Diyanet’ten fazla medyatik oluyorum. Niye benim konuşmalarım medyada da, Diyanet’in fetvaları hiçbir yerde değil. Demek ki halkın anlayacağı dilden bir açıklama yapamıyorlar…’’

   ‘’Her şeye maydanoz olmak’’la ‘’talepleri karşılamak’’ arasında dağlar kadar fark vardır. Bu da zat-ı âllerinizin fehmedeceği dilden…

   ‘’ Hele imam torpilliyse tüm şikâyetler hasır altı olur…’’

   Bu kasda deliliniz zann-ı galip teşkil etmez ise, haliniz nicedir…

   HASILA
Düşünce özgürlüğünün gayet pay bulduğu zamanımızda sorun, düşünceyi ifade etmekte değil, yersiz ifade etmektedir. İlmî mahfiller ile medya organlarının birbirine karıştırıldığı zamanımızda, yanlış yahut eksik yöntemlerle doğru şeylerin ifade edilmeye çalışıldığı da aşikardır. Dini söylemin mesaj kaygısından uzaklaşıp medyaya reyting malzemesi olmaya başlaması, birilerinin zannettiği gibi ‘’halkın anlayacağı dilden konuşmak’’ değil, zihniyet devşirmeye çalışmanın, kendi tarafına adam toplamanın zamanımızdaki en etkili yollardan birisidir.

   Kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü hocanın durup dururken Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında atıp tutmasının bazı hatırı sayılır sebepleri var elbet. Hapishaneye düştüğü zamanların iktidarıyla yıldızının barıştığı pek söylenemez. Kanlı davalı düşmanlarıyla (Mustafa İslamoğlu vesairesi) bakanlar kurulu eşrafından büyüklerin yakın durması da cabası. Ama biraz daha belirgin olması hasebiyle ön plana çıkan bir sebep daha var ki, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun artık insanların kültürel seviyelerine ve algısal tecrübelerinin gelişmişliğine paralel olarak izahlarda ve fetvalarda bulunması. Hadis rivayetlerinde yer alan, bilhassa ilk dönemlerin imkanlarıyla anlaşılması ve yorumlanması mümkün olan, önceden haram kılınıp da şuan cevaza muhatap olan bahisler hakkında Din İşleri Yüksek Kurulu’nun özgün yaklaşımları, lafza adeta tapan  selefi damarın hoş karşıladığı pek söylenemez.

   Hele hele kendini ve kurumunu her şeyden ve herkesten üstün gören bir yaklaşımla yola çıkan selefi düşüncenin zamane müdavimleri, din işleri konusunda rahle-i tedrislerinden geçmemiş üstadları bile hocadan, adamdan saymama gibi bir tavrı benimsemekte beis görmemektedirler. Bu kadar bencil, egoist, afralı tafralı bir bakış açısını ilmin masumiyetiyle nasıl bağdaştırdıkları da merak konusu gerçekten.

   Yazıdaki kasıtlar bir yana, bir çok mantık-kurgu hatası bir yana, yazım yanlışları bir yana; sosyo-kültürel, psikolojik, teolojik, politik tespitlerin can çekişmesi de ‘’halkın anlayacağı dilden konuşmaya çalışmanın’’ neticesi olarak karşımızda duruyor. Hasılı, daru’l harb ağzıyla ‘’OLURSA BENDEN DİB OLUR’’ demenin üslubuncası…
Bu halk bir gün size de dur diyecek(!)…
 
Emre KOÇ
ADANA 2014
 

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


Emre KOÇ Diğer Yazıları

23 Ağustos 2016 - TEKKELİ DARBENİN TEOLOJİK-SİYASİ ZİHİN KODLARI
05 Mart 2015 - RİVAYETLERİN TOPTAN REDDİ VE TEFSİRDE USÜL ANLAYIŞI: Mürselat 77/50 Örneği
28 Şubat 2015 - KADINA ŞİDDET SÖYLEMLERİ VE ADİL TOPLUM İDEALİ
16 Şubat 2015 - MODERNİZM ÖLÇEĞİNDE SEVGİLİLER GÜNÜ ELEŞTİRİSİ ve AİLEDE(!) SEVGİ METAFİZİĞİ
05 Şubat 2015 - İHSAN ŞENOCAK VE CIMBIZLARI: KISSALARIN DİLİ ÖRNEĞİ
15 Aralık 2014 - DARU’L-İSLAM’DA ‘’NOEL’’ ÖRNEĞİ VE MODERNİZM
07 Eylül 2014 - DEVLET-İ ÂLİ MEDİNE İSLAM DEVLETİ YÖNETİMİNDEN MISIR’DAKİ HADİSELER İÇİN BASIN AÇIKLAMASI
23 Haziran 2013 - KÜLTÜREL EROZYONLARIN ALTINDA TERK EDİLEN DİN YORUMLARI ÜZERİNE
18 Mayıs 2013 - BİZ MEDİNE OLAMADIK, RASULULLAH’IN KARDEŞLERİ GERİ DÖNÜYORLAR!
18 Nisan 2013 - ‘’ŞANS OYUNLARININ DİNDEKİ YERİ’’ ŞEKLİNDEKİ YAKLAŞIMLAR HAKKINDA APOLOJİK BİR SORUŞTURMA
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH