Ana Sayfa > Site Yazarları

SERDAR KAYALİ - serdarkayali69@gmail.com
Abdulaziz Bayındır Hocanın Kader Çarpıtması
18 Haziran 2014 - 3916 okunma

    GİRİŞ

   Hamd, her şeye ölçü koyan, tüm mahlukatını bilgisiyle kuşatan ve kendisinden başka ilah olmayan Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam onun kelamını yeryüzünde hakkıyla tebliğ eden, son peygamber Muhammed (s.a.v)’e olsun.
 
  Abdulaziz BAYINDIR Hocanın son zamanlarda kader hakkında ki görüşleri üzerine bir yazı yazmayı hedefledik. Fakat gerek hocanın iddialarının büyüklüğü gerekse konunun çetrefilliği yazının uzun olmasını kaçınılmaz hale getirdi. Konunun anlaşılması için yazının sonuna kadar dikkatli bir şekilde okunması gereklidir. Yazıda elden geldiği kadar güncel dil kullanmaya çalıştık. Buna rağmen bazı kavramları yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için olduğu gibi kullandık.
 
   NOT: Bu yazı BAYINDIR hocanın delilleri ve delillendirme metodu hakkında yazılmıştır. Hocaya onu ve düşüncesi yalanlayan ayet ve hadisleri sıralamak istemedik. Çünkü Hoca bu ayetleri kanaatini çürütmeyecek şekilde tevil etmektedir. Hadisleri ise ya tevil etmektedir ya zayıf veya uydurma olarak görmektedir. Bu nedenle yazıda sadece onun delillerinin konuyla ilgisinin olmadığını ortaya koymak ve mantığının-metodunun çarpıklığını anlatmak yolu tercih edilmiştir. 
 
   Muhtemel hatalardan dolayı rabbimizden af dileriz. Başarı sadece Allah’tandır.
 
   KADER MESELESİ VE EMEVİLER
   Emevilerin dine yaptıkları zulme karşı bir tepkiyle ortaya çıkan Abbasiler düşmanları olan Emevilerin bazı konularda zıttı olma yolunda hiçbir tereddüt göstermediler. Bu konuların başında ise Emeviler tarafından siyasi malzeme haline getirilen KADER inancı vardı. Emevilerin zulümlerine meşruluk kazandırmak adına siyasi bir argüman haline dönüştürdüğü hızlı bir Cebrilik yoluna giren Kader inancı elbette onların tahrif ettiği gibi değildi. Ancak Abbasilerle birlikte artık açığa çıkan Kaderiyye-Mutezilenin dediği gibi de değildi. Kötülenen, tabiî ki kötülenmesi de bir ölçüde gereken Emeviler günümüzde olağanüstü dini bir öcü halinde algılanınca (ki bu kısmen doğrudur) artık ondan sadır olan veya sadır olduğu sanılan her şeyin kötü olarak bilinmesinin önüne geçilemez olması da kaçınılmaz oldu.

   Emeviler kötü müdür, kötü ise ne kadar kötüdür, onlar hangi konularda tahribat yapmışlardır, bu tahribatların büyüklükleri ne kadardır? gibi soruların cevaplanmasının yeri burası değildir. Fakat her hoşuna gitmeyen,  aklına sığmayan veya anlayamadığı konu hakkında “Bu Emevilerin dine kattığı şeylerdendir” diyerek öylesine bir cevap verme işi de son zamanlarda moda haline dönüştü. Aslında bu yolla bazı meselelerin inkâr edilmesi başta inkâr edenin kendisine yaptığı bir insafsızlık olmakla birlikte tarihe de yapılan bir insafsızlıktır. Evet, Emevilerin zulmü elbette sabittir ve dinde birçok tahrif yapmışlardır. Cebir, onların meşhur ettiği bir inanıştır. Fakat Abbasilerin zulmü onlardan aşağı olmamasına binaen kimse “bu düşünce Abbasilerin dine kattığı bir tahriftir” demez. Hâlbuki Kaderiyye - Mutezile de Abbasilerin meşhur ettiği bir mezheptir. Ve Abbasiler de dinde birçok tahrif yapmışlardır. Konumuza dönecek olursak, kökleri tarihin ta derinliklerine kadar uzanan kader meselesi Abdulaziz Bayındır Hocanın ortaya attığı değil ortaya çıkardığı bir söylemle yeniden bir tartışma konusu oldu. Ayrıca Soma’da gerçekleşen acı olayla birlikte kader tartışması siyasi bir perspektifle de ele alınmaya başlandı. Yani iki önemli erk (Din ve Siyaset) İslami anlamda çok önemli olan bir mevzuyu masaya yatırdı. Masaya yatıranların arasında bazen din perspektifi ile bazen siyasi perspektifle mevzuyu ele alan üçüncü bir erk olarak sayabileceğimiz medyayı da sayabiliriz. Aslında bu tehlikeli karışımın sonucundan hayır beklemek geçmiş tecrübeler göz önüne alındığında biraz zor gibi görülüyor. Hele medyada işin içine karışınca at izinin it izine karışması kaçınılmaz olacaktır.

   Biz bu erklerden sadece biri hakkında konuşursak meseleyi dağıtmadan gidebileceğimizi düşünerek diğerlerini bırakıyoruz. Mevzuyu dini bir boyutla ele alacağız.

   Dini anlamda kader meselesi Abdülaziz Bayındır Hoca ile gündemimize girdiğinden hocanın söylemleri ve delilleri üzerinden mevzuya yaklaşmak gereklidir diye düşünüyoruz. Hocanın bu konuda hata ettiği kanaatindeyiz ve bir Müslüman’a yakışır şekilde eleştirilerimizi dile getirmek istiyoruz.

    GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARINDA GÖZLEMLENEN BİR HASLET
    Günümüzde dine hisleriyle şekil vermeye çalışan tarikatların Kur’an ve sahih sünnetten uzak, bidatlerle dolu, akıl dondurucu ve İslam’ın ruhuna aykırı birçok söylemlerinin olduğu gerçeğini fark eden Tevhit hassasiyeti olan Müslümanlar, bu müesseselerle ve onların batıl halleriyle mücadele edenleri önemsemişlerdir.  Ayrıca dine eski gözlüklerle bakmayı bir türlü bırakmayan yine aklın terk edildiği sırf nakille onu şekillendirmeye çalışan, böylece Kur’an’ı geçmişe hapseden, günümüz problemlerine çözüm üretemeyen Hadisçilerin varlığı da Nakil-Akıl dengesini oluşturmaya çalışan âlimlerin günümüzde önemsenmesine neden olmuştur. Bu önemseme doğru olmakla birlikte gereklidir de. İslam’ın evrenselliği, Kur’an’ın tüm zamanları ve durumları hikmetle ve rahmetle sarmasının yolu da buradan geçmektedir. Fakat aklın hareket alanının naklin sınırlarını çizdiği bölge içerisinde kalması aklın sağlığı açısından önemli olduğu gibi ASLIN sağlığı açısından da önemlidir. Çünkü akıl tecrübeleri ile sınırlıdır. Nakil ise bu tecrübelere ihtiyaç duymaz, akla hazırlanılmış mücmel tecrübeleri doneleri ile birlikte sunar. İnkılaplar böyle gerçekleşir. Peygamberimiz (s.a.v) ve tüm peygamberlerin yaptığı budur. Peygamberlik, bozulmuş, Asl olmaktan çıkmış ASL’a müdahale yetkileri olan tek merciidir. Allah bu nedenle onları seçer ve risaletle görevlendirir. Aklın bu alanda işi yoktur, kısırdır, tökezler. Örneğin; Allah’ın zatı ile ilgili meseleler aklın tökezlediği alanlardandır. Allah’ın bilgisi ( Kader),  Allah’ın seçmesi ve nedeni, görevlendirmesi, yine buna eklenecek birçok mesele vardır. Vaad – vaid ile ilgili meseleler,  Ruhla ilgili meseleler, mucizeler, meleklerle ilgili meseleler daha birçok mevzuda akıl tökezlemektedir. Bu nedenle bu meseleler ispatın konusu değil imanın konusudur.
 
   Günümüzde Tevhit hassasiyeti olan Müslümanlarda tarikat taifesinin menkıbelerini ve hadisçilerin bazı hadislerini akli bir gerekçeyle ret etme melekesi önemli bir kazanımdır. Fakat aklın sınırları haricinde olan meseleleri reddetme hastalığına dönüşmemesi gerekir. Aksi takdirde kendilerinde ASL’ın bozulmasına neden olması kaçınılmazdır. Bunun sonucu olarak KÜFÜR varılacak son noktadır. Bahis konusu bu kardeşlerimizin elde ettikleri önemli bir kazanımın sonucunda akıllarını naklin sınırına çıkartarak böyle bir hüsrana ulaşmaları ümmet için ve kendileri için büyük kayıptır.
 
   (ISTILAHİ ANLAMDA) KADER NEDİR?
   Kader Allah’a ait bilgidir. Allah’ın zatı nasıl ihata edilemezse bilgisi de ihata edilemez. Zatı hakkında tüm sorular cevaplanamadığı gibi bilgisi hakkında da tüm sorular cevaplanamaz. O ( Allah) öğrenmez, bir şeyi bilmek için sebep sonuç ilişkisine ihtiyaç duymaz, öğrenmek için denemez, tecrübe etmez, onun denemesi öğrenmek için değil ÖĞRETMEK içindir. O’nun imtihanının sonucu tek boyutludur. Çift boyutlu değildir. Yani imtihan doğrusu yataydır dikey değildir. Onun imtihanı bir öğretmen- öğrenci ilişkisinde olduğu gibi değildir. Kaldı ki öğretmen-öğrenci ilişkisindeki imtihan bile tam anlamıyla dikey değildir. Bu nedenle birçok öğrenci zaten öğretmenin de bildiği sonucu almaktadır. Allah kulunu tanır. Onu yaratan kendisi olduğundan onu bilir. Göğüslerinde ne sakladığını tüm detayları ile bilir. Kuluna tahsis ettiği iradenin künhünü ve bu detaylarla olan ilişkisini tümüyle bilir. Dolayısıyla onun vereceği kararı bilir. Zaten insanın vereceği kararların öncesinde tüm detayları bildiği halde kararını ve kararların sonuçlarını bilmemek en büyük eksikliktir. İnsan dahi bu kadar eksik değildir. Allah bundan beridir. Bununla ilgili birçok ayet Kur’an’da mevcuttur.
  
   KADER VE İRADELER İLİŞKİSİ ÜZERİNE
   İnsan kendisinden hariç, sayılamayacak kadar kendi iradesine etki yapabilen arzu ve iradelerle aynı mekânda (dünyada) yaşamaya mecburdur. İnsanoğlunun tüm bu iradelerle ilişkisini-çatışmasını bütün boyutları ile anlaması ve bilmesi imkânsızdır. Aynı zamanda bu iradeler ilişkisini ve çatışmasını kontrol edebilmesi de imkânsızdır. Adalet dediğimiz mekanizma ise bu ilişki ve çatışmanın ölçülü olmasını sağlamak adına bizlere sunulan bir nizamdır. Ayrıca insan doğrudan kendi iradesiyle ilişkili olmayan olay ve olgularla beraber yaşamaktadır. Ayrıca İnsan iradesinin pasif konumda kaldığı, karşısındakini etkileyemediği, sadece kendisinin etkilendiği Melekler, Cinler ve Şeytanlar gibi diğer mahlûklarla da ilişkisi vardır.
 
   Hepsinden öte insanın yaratıcısının tüm bu iradeler üzerinde bir iradesi vardır. Bütün bu iradevi curcuna içerisinde insanın kendi kaderini kendisinin yazdığı kanaati akli bir çıkarım olamaz. Görüldüğü gibi insan bütün bu ilişkiler yumağı içinde sadece bir parçadır. Bununla birlikte parçacıdır. Bu anlamda acizdir. Doğal olarak böyle bir acziyetin mahkûmu olan insanın “Kader ve imtihan ilişkisi nasıldır?” sorusuna verebileceği makul bir cevabı da zaten yoktur, olamaz da. Kuşatamadığı bir işleyişin kendisinden ve neticesinden haber vermeye çalışması ukalalıktan ve sınırları aşmaktan başka bir şey değildir.
 
   Müslüman’ın böyle bir sorusu yoktur. Bu nedenle Kur'an'da bu soruya açık cevap bulamayız. Zaten cevabın bizler için açık olması da imkânsızdır. Bu bir kurbağaya geometri öğretmekten daha öte bir şeydir. Belki kurbağa geometri öğrenebilir ama insan böyle bir işleyişin sebep sonuç ilişkilerini tüm boyutlarıyla kuşatamaz. Bu nedenle Kur’an’da konuyla ilişkilendirilen ayetler bazen Cebriyeyi bazen Kaderiyeyi destekler gibi görünür. Bu tezatmış gibi görünen ayetler kendi bulunduğu sureler içeriğinde değerlendirilmesi gereken ayetlerdir. Ne yazık ki bu ayetlerin bir kısmı cebriyenin kurbanı haline getirilmiş, diğer kısmı ise kaderiyenin kurbanı haline getirilmiştir. Böylece bu ayetlere iki taife de zulmetmiştir.
 
   Günümüzde bazen küçümsenen bazen de dinleştirilen “Ehlisünnet” bu hususta isabet etmiş ve meseleyi kendisine girilmez, aşılamaz bir girdap gibi bilmiş ve haddini bilerek o olağan üstü işleyişe çözümcü yaklaşmayıp, ona iman etmiştir. “İnsanın kesbi vardır - Allah bilir – O, kullarına zulmetmez.” demek suretiyle üç temele dayandırmış ve meseleyi iman edilecekler sınıfına dâhil etmiştir. “İnsanın kesbi vardır” demek suretiyle cebriyeden, “Allah bilir” demek suretiyle kaderiyeden uzaklaşmıştır. Arasındaki tezadı “İnsan bilgisinin acziyetinin doğal sonucu” olarak kabul etmiştir. “Allah kullarına zulmetmez” demek suretiyle de doğruya ulaşmıştır. Çünkü Allah kullarını ne üste bahsettiğimiz iradeler curcunasında başıboş bırakarak onlara zulmetmiş, ne de kullarını zaten belirlediği rolleri ifa etmelerinden dolayı cezalandırarak onlara zulmetmiştir. 
    
    ABDULAZİZ HOCA NE DİYOR VE MAKSADI NE?
   Abdülaziz Bayındır Hoca’nın ya kendi çıkarımı ya da tarihten aldığı “Allah her şeyi bilir fakat Madumu bilmez” sözü ile Türkiye’de İslamî çevrelerde kader tartışması yeniden alevlendi. Hocanın bu cümlesi çok basit fakat etkisi ve tahrifi çok büyüktür.   İlk olarak şunu belirtmek gerekirse bu tartışma daha detaylı bir şekilde tarihte de yapılmıştır. Mesela Mutezile Mezhebinin sapık fırkalarından biri olan Hişamiyyenin kurucusu Hişam B. Amr El Fuvati “Allah Madumu bilmez” fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Yine Mutezileden birçokları bu ve benzeri şeyleri söylemişlerdir. Onlar bu konuda çok daha sapkın, saçma iddialarda da bulunmuşlardır.
Şimdi Hocanın tekrardan gündeme taşıdığı “Allah her şeyi bilir, madumu bilmez” cümlesini biraz açarak ele alalım. Öncelikle bu cümlenin yarısını oluşturan “Allah her şeyi bilir” bölümü bir ayettir, ayrıca aynı anlamda birçok ayet de mevcuttur. Cümlenin diğer yarısını oluşturan “Madumu bilmez” bölümü ise felsefi bir cümledir. Meselenin içine felsefe girince doğal olarak işler karışıyor. Madum nedir, bir şey midir, değil midir, bir şey ise bilinir mi, değilse bilinir mi, mutlak yokluk mu, olması mümkün olan bir şey mi; yoksa olması mümkün olmayan bir şey mi? Gibi bir yığın asla bir sonuç alınamayacak sorular silsilesi karşımıza çıkıyor. Bu kavramın ne olduğu hususunda anlamlı - anlamsız kanaatler oluşturabilmek zorlaşıyor.
 
   “Madum nedir?”sorusuna verilen cevaplara bir bakalım.  Madum yokluktur. Peki, yokluk tanımı yapılabilen bir kavram mıdır, tanımı yapılabiliyorsa nasıl YOK olabiliyor? Tabii bütün bu cümleleri yazarken bile saçmalamaktan kurtulamıyoruz. Çünkü cümlelerimizin tümünde YOKLUK diye zaten bir tanımımız var. Hâlbuki ondan bahsedebilmemiz imkânsız olması gerekirdi. Hatta onun hakkında zamir bile kullanamayız; çünkü zamirler olmayana atfedilemez. Zaten kavramın kendisinin ilmi anlamda hiçbir değeri yoktur. Hatta kavram bile değildir. Çünkü her kavramın bir içeriği bir tanımı vardır. Ancak şunu söyleyebiliriz ki dünyanın en boş harf dizisidir. Çünkü anlamı-tanımı yoktur. Tanımı yok olan bir şeyin kendisi de yok hükmündedir. Normal hayatımızda ve bütün bu cümlelerimizde mecburen kullandığımız “YOK” kelimesi Sadece nefyetmek içindir. Kelime’i Tevhit’te olduğu gibi. Bunun haricinde bu kelimeyi kullandığımızda veya kavramlaştırdığımızda aslında saçmalıyoruzdur. Dolayısıyla “Madum yokluktur” dediğimizde mantık açısından bizim bir sonuca varmamız mümkün olamayacağı gibi Hocanın da bir sonuca varması mümkün değildir. O halde Abdulaziz Hocanın maduma verdiği tanım bu olamaz. Eğer buysa hoca yanılmıştır ve hata etmiştir.
 
   Şimdi yine o cümleye dönersek anlaşıldı ki cümlenin bir yarısı mutlak bir hakikat, diğer yarısı ise saçma sapan, anlamsız, boş, batıl, bir cümle. Peki, nasıl anlayacağız bu cümleyi? Mutlak anlamda “Hak” olan bir cümle ile mutlak anlamda “Batıl” olan bir cümle birbirine karıştırılmış. Hakkı batıla karıştırarak hangi doğru hükme vara biliriz ki, yarısı mutlak yanlış olan bir hükümden nasıl olur da tamamı mutlak doğru olan bir hükme varabiliriz, usulen ve mantıken bunun bir açıklaması var mıdır?
           
   Madum, henüz gerçekleşmemiş bir şey midir? Anlaşıldığı kadarıyla Hoca, madumu tanımlarken bu soruyu dikkate alıyor ve ikiye ayırıyor. Bunlar: “İmtihan odaklı madum ve İmtihan odaklı olmayan madum” şeklindedir. Eğer bu sorunun cevabı imtihan odaklı madum ise Hocanın katında cevap “Allah madumu bilmez” şeklinde oluyor. Yok, eğer soru imtihan odaklı olmayan madum şeklinde soruluyorsa hoca sorudaki madumu gayb olarak anlıyor ve cevabı bu sefer “Allah gaybı bilir” şeklinde veriyor.  Dolayısıyla Abdulaziz Hocanın bu soruya cevabı “Allah gaybı bilir” demekle birlikte “Allah imtihanın sonucunu bilmez” şeklinde sonuçlanıyor.   Bu cevap ise çelişkilidir. Çünkü Hoca hem Gaybı henüz gerçekleşmemiş vakıaları kapsayıcı olarak niteliyor, hem de madumu gaybın kapsamının dışında tutuyor. Ya gaybın kapsamına madumu almalıdır ki; o zaman Allah’ın gaybı bildiğini bildirdiği ayetleri vardığı sonuca göre tevil etmesi gerekir, ya da madumun tanımını üstte bahsettiğimiz çelişkilerden uzak bir şekilde yapmalıdır. Kendisi kader hakkındaki bu kanaatini çelişkilerden kurtarması için iki yoldan birisini tercih edip açıklaması gerekir.  Hâlbuki bize göre bu iki yolda kapalıdır. Dolayısıyla Abdulaziz Hocanın yukarda sorulan soruya verdiği cevap veya soruyu anlarken takip ettiği yol her halükarda mantıksızdır. Bu yolu aklın kabul etmesi imkânsızdır. Aynı zamanda da etik değildir çünkü Hoca mantık oyunu yapıyor.
 
   Abdülaziz Hoca bu cümle ile imtihana odaklı geleceği kastediyor. Yani Allah gelecekte insanın imtihani anlamda nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağını bilmez anlamında değerlendiriyor. Ve diyor ki “Ben Allah geleceği bilmez demiyorum. Allah her şeyi bilir diyorum fakat ŞEY sadece varlık sıfatı kazanmışlar için kullanılır. Dolayısıyla Allah var olanı bilir. Olmayanı bilmez.” Hoca böyle bir cevap vermekle çok meşhur olan kaderle ilgili sorunu çözdüğünü düşünüyor. Böylece insanlara yaptıklarından sorumlu olduklarını hatırlatmak istiyor.

    Biz soruyoruz: “İmtihana odaklı gelecekten kastınız ne, gelecek, imtihana odaklı gelecek ve imtihan dışı gelecek diye ikiye ayrılabilir mi, eğer ikiye ayrılabilirse bunun delili nedir?”
“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”Ayetine göre imtihan yaratılışın tek nedenidir. Bunun aksini söyleyebileceğimiz başka bir ayet yoktur. Ayrıca zariyat suresindeki Cin ve İnsanların ibadet için yaratıldıklarını bildiren ayetle de hayatın tümünün ibadetle alakadar olduğunu, ibadetin ise imtihandan bağımsız düşünülemeyeceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ölüme ve hayata muhatap olanların bu ikisi arasındaki zaman diliminin tümü imtihan odaklıdır. Durum böyle olduğuna göre nasıl olurda imtihan maksadının haricinde bir zaman diliminin varlığından bahsedebiliriz? Hayatımızda en pasif olduğumuz zaman dilimi olarak düşünebileceğimiz uykumuzla dahi imtihan ilişkisi kurulabilir. Zira niceleri uykularında gördüğü rüyalara kanıp sapıtmışlardır. Ayrıca uykumuz imtihana güç toplama aşaması olarak da değerlendirilip imtihanla bir yönüyle ilişkilendirilebilir. Durum böyle iken hangi zamanımız imtihan dışı olabilir ki?
 
   ZAMAN KAVRAMI ve KADER
   Kader meselesinin ele alınması beraberinde birçok meselenin de gündeme taşınması demektir. Bunlardan biride zaman mefhumudur. Çünkü vakıalar zaman içinde gerçekleşir. Bütün başlangıç ve bitişler zamana bağlı olaylardır. İnsanın imtihanı da dâhil her olayın zamana ilişkisi kaçınılmazdır. Allah bunu varlık için dışına çıkılamaz bir kural kılmıştır. Her nesne ve olay zamanın bir diliminde varlık sahnesine çıkar, yine zamanın bir diliminde helak olur.  Bu nedenle kader bağlamında zaman mefhumunun anlaşılması, ne olduğu hususunda değerlendirilme yapılması gerekir. Aksi takdirde konu bütünüyle eksik kalacaktır. Zamanın kaderle ilişkisini anlamak için cevaplanması gereken birçok soru vardır. Bunlardan bir kaçını sıralayalım.
 
   Görülüyor ki Bayındır Hoca, Kader hakkındaki görüşünü açıklarken zaman-kader ilişkisine yüzeysel olarak bakıyor ve düz mantıkla hareket ediyor. Allah’ın zamanla ilişkisi hakkında bir şey açıklama gereği duymuyor. Hoca önemsese de önemsemese de bu ilişki kader meselesinin anlaşılmasında önemli bir faktördür. 
 
   Zaman nedir, izafi midir; değil midir, izafi ise varlıklar arasında bu izafiyetin keyfiyeti nasıldır, zaman sırf harekete mi odaklıdır, eğer harekete odaklı ise bu odaklanmanın bir nispeti var mıdır, zaman bir bütün müdür parçalardan mı müteşekkildir, zaman yaratılmış mıdır, bir başlangıcı var mıdır, bir sonu olacak mıdır, bütün bir yaratılış var mıdır; yoksa yaratılma süreci parça parça mıdır, Allah’ın zamanla ilişkisi nasıldır, onu bilir mi, onu kapsar mı, yoksa zaman koca bir vehim midir?
 
   Soruların bazıları felsefidir. Mesela, zaman ve hareket ilişkili sorular felsefidir. Bu nedenle bu sorularla ilgilenmiyoruz. Diğerleri hakkında ise keyfiyeti tam olarak bilinmese bile insana yetecek kadar İslami açıdan cevap verebilmek mümkündür.  Verilecek bu cevaplar çok uzun olabileceğinden bizler sadece konunun anlaşılabileceği kadarıyla yetinmek istiyoruz.
 
   Son sorudan başlayalım zaman bir vehim değildir, bir hakikattir. Çünkü, Allah zamana ve onun dilimlerine yemin eder. Zamanın bütününden, anından bahseder. Onun mazisinden, geleceğinden bahseder. Allah vehim olan bir şeyle iştigal etmez. O bundan beridir. Doğru olan da bu dur. O halde zaman vehim değilse varlığı hakikattir. Allah’tan başka varlığı hakikat olan bir şeyin kendisi muhdestir. Muhdes olan bir şeyin başlangıcı vardır. Aynı zamanda başlangıcı olan bir şeyin yaratıcısı da vardır. Zamanın yaratıcısı ise Allah’tır. Allah ise yarattığını bilir. Allah’ın bilmesi sadece onu yarattığını bilmesinden ibaret değildir. Onun özelliğini, içeriğini, nesnelerle ve olaylarla ilişkisini bizim bilemeyeceğimiz bütün yönlerini bilir. Çünkü Allah bütün yarattıklarını letafetiyle bilir.[1] Allah zamanın sadece geçmişini ve şimdiki halini değil tümünü bildiğini bildiren birçok ayete rastlamak mümkündür.  Mesela, Allah kıyamet günü için “malum vakit”[2] olarak buyurmuştur. Ayrıca Haşr anında konuşacak olanların ne konuşacağını bildirdiği ayetler yine Cennet ve Cehennem ehlinin oralarda ne konuşacaklarını nasıl hissedecekleri bildirdiği ayetler, bu türdendir. Yine bu anlamda Kur’an’da birçok ayetin varlığı Allah’ın zamanı bütünüyle bildiğine dair delillerdendir.
 
   Allah’ın zamanla ilişkisi nasıldır? Eğer zaman yaratılmış olduğu halde Allah’ın zatının ondan müstağni olmadığını Hoca söylerse o halde Hoca hululcüleri desteklemiş olur ve önceki güzel birçok görüşüyle kendisi çelişir. Yok, eğer Allah’ın zamandan müstağni olduğunu söylüyorsa o halde zaman onun önünde bir bütün olarak durmaktadır. Bu durumda Allah için gelecek ve geçmiş diye bir şey söz konusu değildir.  Hoca bu ikisinden hangisini tercih ediyor ve kanaatini güçlendiriyor bunu tam olarak anlayamadık. Belki kendisi bu hususta açıklama yapmış fakat biz bulamamış olabiliriz. Hoca için bir üçüncü yol daha var ki o yol da zamanın yaratılmamış olduğunu söylemek. Bu durumda Hocanın işi gerçekten daha da zorlaşacaktır.  

 


[1] Mülk 14

[2] Hicr 38, Sad 81

   Kadim bir tartışma olan “Halkul Kur’an” meselesi de Kader-Zaman ilişkisine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Allah’ın irade ve kelam gibi sıfatlarının tatil edilmesinin tek nedeni kaderin inkâr edilmesidir. Yani Allah’ın bilgisinin zamanla sınırlandırılmasıdır. Çünkü Allah ezelden firavunun, Haman’ın, Ebu Leheb’in, kavimlerin, vs kâfirliğini, Peygamberlerin ve Müminlerin imanını, gerçekleşecek bir takım olayları detayları ile bilmiş ve zatına ait bir sıfatı olan kelamla bunu ezelde bildirmiştir. Kaderin inkâr edilebilmesi için bunları ezelden bilmiş olmaması gerekir. Bu nedenle Mutezilenin en ehvenleri temelde iki sıfatı ( irade ve kelam) tatil etmiştir. Tabi bu sıfatların inkârı ile kendisine akli bir usul belirleyen mutezilenin müfritleri belirledikleri usullerinin ve akıllarının kurbanı olmaya devam etmiş, kaderi inkâr edebilmek için diğer sıfatları da tatil etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Nihayetinde itikatlarında Allah’ı (Haşa) bilgisiz, işlevsiz, iradesiz, kudreti tükenen öyle ki sonunda yakıtı bitmiş bir motor gibi ortada kalan bir ilah olarak nitelemişlerdir.
 
   Abdulaziz Hocanın elbette maksadı bu olmamakla beraber tarihle tecrübe edilen “Allah her şeyi bilir fakat madumu bilmez” cümlesinin sonuçları böyle olmuştur. Cebir gibi bir sapkınlıkla mücadele edelim derken, takip edilmesi gereken yoldan çıkıp vahyi akla tabii etmenin sonucunda varılacak menzilin kötü olması kaçınılmazdır.
 
   KISACA KUR’AN’IN KADER MESELESİ İLE İLGİLİ USLUBU
   Kur’an indiriliş maksadı itibari ile meselelere kaderci bir üslupla yaklaşmamıştır. Onun böyle bir üslup izlemesi ıstılahi anlamda kaderin olmadığı anlamına tabi ki gelmez. Çünkü Kur’an öğüt verici ve bilinçlendiricidir. Eğer olaylara kader çerçevesinden yaklaşsaydı bu özellikleri içinde barındırması imkânsız olurdu. Kaldı ki Kur’an meselelere kaderci yaklaşmamasına rağmen bir takım ayetleri kendilerine delil alanlar Cebriyeyi oluşturabilmişlerdir. Yine başka ayetleri kendilerine delil alanlar Kaderiyeyi oluşturabilmişlerdir. Aslında önceden de değindiğimiz gibi Kur’an, cebri hissettirecek ayetlerle Kaderiyenin önünü, Kaderiyyenin kullanabileceği ayetlerle de cebrin önünü kesmiştir. Bunun nedeni insanın konuyu anlamakta mutlak acziyet içinde olduğudur.
 
   Bazı ayetlerin bağlamından koparılıp kaderin inkar edilmesi samimi olmaktan uzak olduğu gibi, bazı ayetlerinde bağlamından kopartılıp (hâşâ) Allah’ın adeta suçlanması samimiyetten uzaktır.  Allah bu meseleyi kitabında bize kapatmıştır. Cebircilerin iddialarını zanna ve cehalete bağlamış, önceki sapıkların sözlerine benzetmiş olmakla beraber hidayetin ve delaletin hükmünü kendisine atfetmiştir. Aynı şekilde insana tercih sunmakla beraber hidayetin ve delaletin hükmünü kendisine nispet ederek kaderiyeyi reddetmiştir. Kur’an’da durum bundan ibarettir. Aksini iddia etmek zorlama yorumlardan başka bir şey değildir.
 
   Şüphesiz iman en büyük nimettir. Mümin bu büyük nimeti sırf kendi tercihleri ile elde ettiğini düşünemez. Küçük nimetlerin Allah tarafından verildiğine inanıp en büyük nimetin kendi kazanımı olduğunu düşünmesi insan için büyük bir aldanmadır.
 
   Özellikle kader konusunda her soruya cevap verme hastalığından bir an önce kurtulmak gerekir. Kader meselesine çözümcü yaklaşımların tümü çelişkilidir. Bu hususta insana sunulmuş bir bilgi olmadığı kabullenilmelidir.
 


Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


SERDAR KAYALİ Diğer Yazıları

24 Şubat 2015 - İSLAM' DA KEHANET ve BURÇ SAPKINLIĞI
23 Ağustos 2013 - İBN-İ SEBELER VE TESİRLERİ
16 Nisan 2013 - ŞART RÜZGÂRLARI VE ADAMLARI
05 Nisan 2013 - DEĞİŞİM VE MODERNİZM
05 Nisan 2013 - TAŞIN ÜSTÜNE OTURANLAR
04 Nisan 2013 - MESCİDLERİ ALLAH'A BİRAKIN
04 Nisan 2013 - ZİNDANLARIMIZDAN KURTULMAK
04 Nisan 2013 - DAVETLİSİNİZ
04 Nisan 2013 - ÖLÜM
04 Nisan 2013 - ÇOCUK EĞİTİRKEN DUA
04 Nisan 2013 - BİRR’ İN BİR OLMASI
03 Nisan 2013 - ŞİRK’İ PAGANLIKLA SINIRLAMAK
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH