Ana Sayfa > YORUM-ANALİZ-RÖPORTAJ

KADİM ŞİRK FELSEFESİ: TASAVVUF
Flaş Haber
10 Mayıs 2016
Tasavvuf tanımına getirdiği yeni boyutla tasavvuf târihinde derin izler bırakan Mâruf el-Kerhî, tasavvufta târikat fikrini, mârifet ve velâyet kavramlarını ilk ortaya atan kişidir.
Fontu Büyült Fontu Küçült 100%
Hârûn Görmüş
Tasavvuf, TDK sözlüğünde; “Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan dînî ve felsefî akım, İslâm mistisizmi” diye geçer. Lûgatlerde ise değişik tanımlamalar mevcuttur ki genelde gerçek anlamı yansıtmazlar.
İslâm, ilk-insan yâni Hz. Âdem ile başladığından, İslâm’ın olmadığı bir zaman olmamıştır. Bu nedenle “vâr-oluşun doğal ve normâl zorluklarını ve dînin yüklediği bedelleri ödemeyi göze alamayanların; meseleyi aşırı yoruma tâbi tutarak geliştirdiği Bâtınilik-mistisizm yâni İslâm’i literatürdeki isimlendirmeyle tasavvuf, dînin sulandırılıp güyâ kolaylaştırıldığı ve salt bir ahlâk ve keşif ile aşırı yorum şekline dönüştürülmüş bir şirk sistemidir.
Zamira Ahmedova, tasavvuf kelimesinin anlamı hakkında şunları söyler:
“Tasavvuf” kelimesine bakıldığında onun “sufi” kelimesi ile aynı kökten geldiği görülür. Sufi kelimesinin nereden geldiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunların bâzıları şunlardır; “Ashâb-ı Suffe”, “Saff-ı Evvel”, “Safevi”, “Sophia” ve “Suf”. İleri sürülen bu kelimeler “sufi” kelimesine benzer görünmekle berâber, bâzılarının mânâ bakımından da yakınlıkları vardır. Bu konuda Kelabâzi şunları aktarmaktadır: “Sufi kelimesi ile ilgili yapılan îzahların hepsinde; Dünyâ’dan boşanmak, nefsi ondan uzaklaştırmak, memleketi terk etmek,…nefsi hazlardan alı-koymak, yapılan muâmelelerde ihlaslı olmak, sırrı saf hâle getirmek, kâlbin açılışını sağlamak ve fazîlet yarışında önde gitmek mânâları mevcuttur. 
Bâzı âlimler tarafından tasavvuf kelimesinin “safevi” (saf ve temiz)den türediği ve sufinin de “dünyevi kirlerden temizlenen kişi” anlamında olduğu, “safevi” kelimesinin telaffuz etme zorluğundan dolayı “vav” ile “fa” harflerinin yerleri değiştirildiği ve böylece “sufi” hâline getirildiği ileri sürülmüştür. “Sufi” kelimesinin Yunan dilinde “hikmet” anlamına gelen “Sophia” kelimesinden gelebileceği de ileri sürülmüştür. Bâzı ilim-adamları bu ihtimâle yer verirken, bir-çok âlim tarafından bu görüş reddedilmiştir. 
Sufînin, “yün” mânâsına gelen “suf” kelimesinden geldiği konusunda bir-çok İslâm-âlimi birleşmiştir. Suhreverdi, Hz.Peygamberin yün elbise giydiğini, yünlü elbiseyi sevdiğini, zâhitlerin de bunu benimsediğini, dolaysıyla onlara “yün elbise giyen” anlamında “sufi” denildiğini rivâyet ederek, bu görüşün daha kuvvetli olduğunu bizzat nakletmektedir. Bunun yanında Nöldeke gibi bâzı batılı araştırmacılar tarafından sufilerin yünlü elbise giyme âdetini Hristiyan münzevilerinden öğrendikleri ileri sürülmüştür”.
Aslında tasavvufun net bir tanımı yoktur. Târih boyunca herkes farklı bir tanım yapmıştır. Tasavvufun net bir tanımının olmaması, onun net bir öğreti olmamasındandır; “ilâhi” olmamasındandır. İlâhi olan “çok net” olur zîrâ. Bâtıl olan ise net değildir ve karmakarışıktır. Zâten hayâtiyetini de bu karma-karışıklığından alır. Tasavvufun bağlıları bu karma-karışıklık içinde boş yere anlamlı bir şeyler bulmaya çalışırlar ve ömürlerini heder ederler.
Filozof=Filozofi-filosofya; tasavvuf=”tasofi”. Bu kavramlardaki “sofi”nin kaynağı “Sofya”dır ki, Sofya dişidir. Bu nedenle sofilik, dişil prensipleri öne çıkarır. Tasavvufun, ana düşünme prensibi olan “aşk”ı aşırı öne çıkarması, hattâ aşk-merkezli ilim ve düşünme anlayışı, “sofi” yâni “dişil prensip”ten kaynaklanır. Filozofların düşünceleri ve hattâ Fransız Devrimi’nden sonraki, kadınlara=dişi-dişil yönelik söylemleri ve uygulamalarının kaynağı da budur. Sofi=sofya, dişil, aşk-merkezli bir düşünüş şeklidir. Aya Sofya bu düşünüşün mîmâri şeklidir.
İbrâhim Sarmış tasavvufun kaynaklarından Mûsa-Hızır kıssası bağlamında tasavvufu şöyle tanımlar:
“Tasavvuf, bir sapma olarak önceleri zühd hayâtı şeklinde algılanırken, sonraları, çevreden aldığı kollarla gittikçe büyüyen bir nehir gibi, alabildiğine yabancı kültürle beslenmiştir. İslâm’i temellere dayandığını göstermek için de kendine Kur’ân, Sünnet ve Sâlih selefin hayâtından bir-takım İslâm’i temeller aramış veya iddia etmiştir. Bunlardan biri Kehf Sûresi’nde geçen Hz. Mûsa ile “Sâlih Kul” kıssasıdır. 
Tasavvufçular sûredeki sâlih kulu “Hızır” adında ermiş bir kişi olarak nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını tahrif ederek tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın bir hakîkat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakîkat âlimlerinin bir-takım şeylerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış olduğunu söylemiş, peygamber değil, bir veli kabûl ettikleri Sâlih Kul’a (Hızır) Hz. Mûsa’nın îtirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakîkat âlimlerini eleştirmesi veya onlara îtiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın vahiy ve ilham aldığını, akâid ve şeriat sâhibi olduğunu söylemiş, peygamber olduğu kesin olan Hz. Mûsa’yı da onun emrine vermiş, bunu tasavvuf anlayışı için temel kabûl etmişlerdir. 
Hızır’ın peygamber değil veli olduğunu, kıyâmete kadar yaşayacağını peygamberlere gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine “Ledunni ilim” dedikleri bâtini bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamberin peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddia etmişlerdir. Nitekim veli olan Hızır’ın işlediği bâzı fiillerin anlamını ve îzâhını Hz. Mûsa peygamber olduğu hâlde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik “Hızır’dan bir-takım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir” diye iddia etmişlerdir”.
Hikmet Ertürk:
“Sofistlerin kullandıkları metotlarından biri de, kendi yollarını yürütebilmek ve insanları doğru yolda gidenlerin yollarından alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için peygamberleri ve mü’minleri kötülemektir. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi olduğunu insanlara yutturmayı amaçlamaktadırlar. Ayrıca bu tuzaklarını tutturabilmek için kullandıkları diğer bir metot da “Sağlam akla ve sağlam duyularla bunların açık ve net olarak yaptıkları öğrenme ve tespitlere karşı çıkmaktır”. Bundan dolayı “bâtıniliği” şiddetle savunurlar. Onların bâtın anlayışına göre örneğin; minâre dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lâzımdır. Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabûl ettiremeyecekleri hiç-bir şey kalmaz. Öyle ki, İslâm Dîninde Allah bir mi deniyor, sofist buna karşılık her-şeyin Allah olduğunu kabûl ettirmeye çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının üzerine yapıştırır. İslâm dîninde cennet güzelliğiyle mi övülüyor, sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için kurulmuş bir tuzak olduğunu kabûl ettirmeye çalışır. İslâm dîninde cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor, sofist onun iyi bir şey olduğunu, içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabûl ettirmeye çalışır. 
Mevlâna, kendisinin hakîkatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakîkat diye bir şey yoktur. Kesin hakîkat kabûl etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yâni herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Daha öncede belirttiğim gibi, bu düşünce sofizmin temel inancını temsil etmektedir.
İşte bizim evliyâlarımız!, meydanı böyle boş bulmuşlar, her telden çalıyorlar. Kimseciklerin de bunlara îtirâzı olmamış. Hem nasıl îtirâzı olsun ki?. Bu işi nasıl hâlletmişler bilmiyorum ama bir-şekilde müslümanlara Kur’ân’ı okutmamayı başarmışlar. Çok iddialı bir söz olarak şunu söylüyorum ki; Yüce yaratıcıları tarafından kendilerine kitap hediye edilen müslümanlar, hediye edilen bu Kur’ân’ı duvarlarına asmayıp, anlayacakları bir dilde okurlar ise yeryüzünde bu cemaatlerden hiç-biri kalmayacaktır. Böylece hepimiz tek bir ümmet olacağız inşallah” der.
İslâm’da tasavvuf denen bâtınilik ilk olarak Basra’da ortaya çıkmıştır. Bu felsefenin Basra ve civârında ortaya çıkmasının nedeni, o bölgenin hem Îran bâtıniliği ile, hem de Hint ve uzak-doğu mistisizmi ile olan çeşitli ilişkilerdir.
Tasavvufçular, tasavvufun kaynağını Hz. Ali’ye kadar geri götürürler ve onun da bâtıni bilgiyi yâni tasavvufu Peygamberimizden aldığını söyleyerek bir masal anlatırlar ve tasavvufun müntesipleri de bu masala hiç îtirâz etmeden inanırlar. İslâm’da-Kur’ân’da belgesi olmayan tasavvuf, bir “kabûl etme” ile “oldu-bitti”ye getirilmiş ve ortaya atılmıştır. Dayandırılabileceği ilâhi bir yazılı kaynağı yoktur. Bu nedenle de Peygamberimize iftirâ atarak: “Peygamberimiz tasavvuf bilgisini başta Hz. Ali olmak üzere sahabelerden sâdece bir-kaç kişiye öğretmiştir” derler. Yâni tasavvuf bir “iftirâ felsefesi”dir.
Tasavvufa göre Kur’ân’ın bir zâhiri (açık), bir de bâtıni (gizli) anlamı vardır. “İşte bu gizli anlamından yola çıkarılarak tasavvufa ulaşılır, peygamber bunu herkese bildirmemiştir” derler. Hâlbuki Kur’ân bir-çok âyetinde Kur’ân’ın apaçık olduğunu söyler:
“Yeryüzünde hiç-bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç-bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç-bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır” (En-am 38).
Üstelik Kur’ân’ı anlaması zor da değildir:
“Andolsun Biz Kur’ân’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” (Kamer 17).
Zâten Kur’ân, okuma-yazma bilmeyen ve hattâ hayatlarında kitap bile görmemiş olanlara gelmiştir ve işte onlar İslâm’ı yeryüzünde yaymış ve hâkim kılmışlardır. Yâni okunduğunda Kur’ân’da anlaşılamayacak gizli bir anlam yoktur. Belki ilk okunuşta gözden kaçan ve tekrâren okumalarla görülüp idrâk edilecek olan âyetler vardır. Bahsettikleri bâtıni-gizli anlam zâhiri anlamdan o kadar farklıdır ki, lafızla bire-bir farklılık gösterir ve lafızla bire-bir terstir. Hâlbuki hiç-bir anlam Kur’ân’ın lafzına aykırı olamaz. Zîrâ o zaman o şey, Kur’ân’ın söylediği şey olmaktan çıkar.
İslâm’daki ismi ile tasavvuf, Hz. Âdem ve çocukları ile başlamıştır. Hz. Âdem’e kadar geriye gitmesi tasavvuf için hayırlı ve iyi değil, tam-aksine kötü bir şeydir. Çünkü tasavvuf, ilâhi olanı insânî olana, aşırı yorumlama ve güyâ ilham ile ve “bâtıni anlam” denilen sözde “gerçek anlam” ile değiştirilmesidir. Bu nedenle de Şeytan ile bağlantılıdır. Çünkü Şeytan şöyle demişti:
“Allah, onu lânetlemiştir. O da (şöyle) dedi: ‘Andolsun, senin kullarından ‘miktarları tesbit edilmiş bir grubu’ (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim’. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrâna uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaad ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez (Nîsâ118-120).
Şeytan daha başta, Allah’ın açık emri olan “Âdem’e secde etme emri”ne, “ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın” diyerek bir yorum yapmıştı ve neye dayandığı belli olmayan yorumunda “ateşin topraktan üstün olduğunu” söylemişti. Ateşin topraktan üstünlüğünü kanıtlayan bir şey yoktur hâlbuki. Bu nedenle de bu yorumda devreye %100 nefs girmiş ve Allah’a rağmen kendi isteğini ve keyfini öne çıkarmıştır. Yine; Hz. Âdem ile Havva’yı cennetten, Allah’ın; “şu ağaca yaklaşmayın” emrini, yoruma tâbi tutarak kandırmış ve çıkarmıştı. Öyle bir yorum yapmıştı ki, o yorum Allah’ın emrine aykırı davranmaya sebep olmuştu:
“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?’ Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı” (Tâ-ha 120-121).
Bu nokta çok önemlidir. Şeytan Âdem ve Havva’yı “yorum” ile, hem de Allah’ın açık emrine aykırı olan bir yorumla ve güyâ “gerçek anlam olan bâtıni yorumla” yâni tasavvufla kandırmıştı ve yoldan çıkarmıştı. Eğer Âdem Allah’tan bâzı kelimeler alıp günahını îtirâf edip de af dilemeseydi, sonsuza kadar perişân olacaktı. Fakat yine de, affedilmesine rağmen tasavvufa-bâtıniliğe aldanış, onların cennetten çıkarılmasına sebep olmuştu. Çünkü bu yorum-tarzı, hakîkate aykırı olan bir yorumlama şeklidir. Bu durum daha sonra Âdem’in çocukları için de geçerli olmuştur. Hâbil’in kurbanı kabûl edildiği için Kâbil bunu kabullenmedi ve şeytan ile berâber yaptıkları yorumdan yâni tasavvufi düşünüşten ve “keşif”ten sonra kardeşini öldürdü. Kardeş-kavgasını başlatan neden buydu işte: Nefse dayalı yorum. Yâni tasavvuf.
Hem İslâm dîninde hem de diğer dinlerde tasavvuf-bâtıniliğin kaynağı inzivâdır. İnzivâ abartıldığında kafayı yemek kaçınılmazdır. Çünkü emredilen bir şey varken emredilmeyeni yapmak, sünnetullah gereği cezâlandırılır ki bu cezâ en çok da “psikolojik bir cezâ” olarak tezâhür eder. Yâni tasavvuf, kendisine kapılanın psikolojisini bozar. Zâten tasavvuf, bir travmanın, bir cinnet hâlinin sonucudur. Zihni, felsefi ya da siyâsi bir travmanın sonucunda şeytanın vesvesesi ile ortaya çıkar. Bu nedenle şizofrenik bir durumdur. Müntesipleri, paranoyak şizofrenik bir tutum, tavır ve söylem içindedirler. Fakat bir şizofrene şizofren olduğu, şizofrenik hâli devâm ederken kabûl ettirilemez.
İslâm’da “tasavvuf” olarak adlandırılan bâtınilik, inzivâ ve aşırı ibâdete meyil ile başlamıştır. Hâlbuki Allah’ın böyle bir emri ve isteği yoktur ve Kur’ân da böyle bir şey emretmez. Tam-aksine:
“Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi bir-biri ardınca gönderdik. Meryem-oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kâlplerinde bir şefkat ve merhâmet kıldık. (Bir bid’at olarak) türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah’ın rızâsını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan îman edenlere ecirlerini verdik, onlardan bir-çoğu fâsık olanlardır” (Hadîd 27) âyetiyle böyle bir şeye meyledilmemesi istenmiştir.
Peygamberimiz de bâzı “aşırılık” meyline kapılan inzivâcılara kızmıştı:
“Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Peygamber (aleyhissalatü vesselam)Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, üç kişilik bir grup, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibâdetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve;
‘Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır’ dediler.
İçlerinden biri:
‘Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım’ dedi.
Bir diğeri:
‘Ben de hayâtım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim2 dedi.
Üçüncü kişi de:
‘Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, aslâ evlenmeyeceğim’ diye söz verdi.
Bir müddet sonra Peygamber efendimiz onlarla karşılaştı ve kendilerine şunları söyledi:
‘Biraz önce şöyle-şöyle diyen sizler misiniz?’ buyurdu.
Onlar:
‘Evet ey Allah’ın elçisi’ dediler.
Resûlullah:
‘Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bâzen oruç tutar, bâzen tutmam. Geceleri hem namaz kılar, hem de uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o kimse benden değildir, benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir’ buyurdu. (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5)”.
Peygamberimizden sonra tabiinden Hasan Basri’nin bu münzevilik yoluna biraz da mecbûren meyletmesi; Râbia’nın ise bunu Allah’ın bir emri gibi yaparak “ilâhi aşk” denen bir düşünce ile, Allah’ın insandan beklemediği bir yola düşmüştür. Râbia Adeviye, kafasında oluşturduğu ve “ilâhi aşk” dediği düşünceyle şizofrenik bir tutum takınmış ve boş bir hayâle kapılarak kafayı yemiştir. “İlâhi aşk” kavramıyla bir gizem oluşturularak, gizemli olana meyilli olan halkın, tasavvufu benimsemesi sağlanmıştır ki peygamberimiz “ilâhi aşk” denen böyle bir kavramdan hiç bahsetmemiştir. Bu söz bâtıni mistikliğe âit bir sözdür ve şirktir. Îman ile aşk bir-arada bulunamaz. Aşk şirktir çünkü. Aşk bir çeşit şirk üretir. Âşıklar bir-birlerini ilâhlaştırmadan âşık olamazlar. Bir-birlerini hatâsız kabûl ederler meselâ. “En iyisi” zannederler. Âşıklar bir-birlerine Allah’ı anmayı unuttururlar en başta -ki bundan büyük bir felâket yoktur-. İnsanların âşık olan kişilere yarı-gülümseme hâlinde bakmaları bir imrenmeden değil, alışkanlıktandır. Tağutlar alttan-alta böyle yönlendirirler toplumları. Buna bir de tasavvufçuların sapıkça “Allah aşkı”nı da katarak destek olmaları bu işin toplumsal bir travma/hastalık hâline gelmesine yol açar. “Allah aşkı” diye bir saçmalık hâşâ ve kellâ yoktur, olamaz da. “İlâhi aşk” söylemi, insanın ürettiği en büyük terbiyesizliktir. İlâhi aşk kavramı, müslümanların yozlaşmasına neden olan etkenlerin ilk-başta gelenlerindendir. Âşık olan tevbe edip uzaklaşmalıdır bu belâdan. İyi bir gusül abdestiyle işe başlamak yararlı olacaktır.
Zünnûn El Mısrî bilginin üç türlü olduğu söyler:
1-Mü’minlerin bilgisi.
2-Kelamcıların ve hâkimlerin bilgisi.
3-Allah’ı kâlpleriyle tanıyan Allah’a yakın velilerin bilgisi ki bu bilgi yakin derecesinde olan bilgidir. Çünkü bu bilgi, Allah’ı, birlik sıfatlarıyla doğrudan-doğruya tanımaktan ibârettir ve “bu bilgi akıl ve istidlal yolu ile değil, ancak, Allah tarafından insanın kâlbine doldurulan ilham ile elde edilen” bir bilgidir.
İşte vâr-olduğu zannedilen 3. şıktaki bilgi-türü, tasavvuf-bâtıni düşüncenin ve felsefenin başlamasına sebep olan “zannî” bir bilgi-türüdür. Aslında vâr-olmayan hayâli bir bilgi-türü tasavvuf düşüncesini başlatmıştır ve hâlen de sürdürüyor.
Peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin şirk dinleri, bir çeşit bâtıniliktir. Allah peygamberleri, şirkin merkezleri olan bâtıni, mistik, sapık tasavvufî düşünce sistemleriyle, zulmün ayyuka çıktığı yerlere gönderir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e kadar insanlar kendilerine gelen her dînin direktiflerini çıkarlarına ve keyiflerine ters düştüğü her zamanda nefs-merkezli yorumlara yâni mistik-bâtıni-tasavvufi yorumlara tâbi tutarak değiştirdi ve dîni kendi çıkarlarına uygun hâle getirdi. Fakat dînin bu hâle gelmesi en çok da kurnazlara ve şerefsizlere yaradı ve Dünyâ onların eline geçti.
Peygamberimizin gönderildiği kavim olan Mekke halkı da Hz. İbrâhim’e dayanan dinlerini yorumlaya-yorumlaya, “hak” olanı bâtıl olana kaydırdılar ve bâtıllaşan din mecbûren zulme dönüştü. Vicdansız ve şerefsiz birileri bu bâtıl dîni kendi çıkarları çerçevesinde kullanmasını bildi. Böylece Mekke’de zulüm ayyuka çıktı. Bu mevcut kötü durum peygamberimizin canını çok acıtıyordu. Allah da buna râzı olmadığından, melek Cebrâil aracılığı ile peygamberimiz Hz. Muhammed’e vahiy göndermeye başladı ve 23 yıl süren vahiy sürecinde bâtıl olanı yâni tasavvufu yıkarak “hak dîn”i tamamladı ve hâkim kıldı. Peygamberimiz de bu hak din bağlamında bir bilgi-bilinç-eylem sürecinden sonra bir devlet kurdu ve bâtılın, bâtının, mistisizmin aşırı ve dayanaksız yorumlarının yâni tasavvufun simgesi olan putları yıkarak hak dîne dayalı bir medeniyet başlattı. Bu durum Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısı olan 7. yıla kadar devâm etti fakat insanlardaki nefs çeşitli şekillerde şeytan tarafından harekete geçirildi ve dayanaksız yorumlamalar yeniden başladı. Zâten bu tür yorumlar, hak dîne dayalı devlet idâresi ve irâdesi zayıfladığında ortaya çıkmıştır târih boyunca. Özellikle yöneticilerin çıkarları ve istekleri doğrultusunda bu yorumlar resmîleşti. Tabi bu-arada toplumun ezilen kesiminin de îtirazları vardı ve mevcut duruma îtirâz ettiler. Dînî yorumlara karşı çıktılar. Fakat dîni, resmî olarak elinde tutanlar devlet-gücü ile buna karşı koyunca, fetihlerle genişleyen devlete katılan ve yeni insanlarla ve dinlerle tanışan ezilen kesim, o kişilerin ve dinlerin de büyük katkısıyla, devletin yorumuna karşı bir-çok, dayanağı olmayan ve aykırı olan yorumlamalar yapmaya başladı. Çünkü resmî din baskındı ve buna îtiraz etmek için, gerçek olanın resmî yorum değil, bâtıni olan yorum olduğu söylenmeye başladı ve bu bâtıni yâni tasavvufi olan yorum, “nefse yönelik ve dönük olduğu için belli bir kesim tarafından kabûl gördü: İsmâililik ile başlayan bu süreç dallandı-budaklandı ve İslâm’da bir yer etti. Hattâ yorum o hâle geldi ki ilerdeki bâzı devletler bu sefer de bu Bâtıni-tasavvufi yorumu resmî din-mezhep yorumu olarak kabûl ettiler.
Zamira Ahmedova tasavvuf için şunları şöyler:
“Sufiler her zaman yaşattıkları mânevi zinciri Hz. Peygamber’e kadar götürmeyi kendileri için âdet hâle getirmişlerdir. İslam tasavvufu yeni-eflâtunculuk’tan etkilenmiştir. Buna göre müslümanlar, Yunanca’dan tercüme edilmiş kitaplardan etkilenmişler ve tasavvuf da bundan payını almıştır. Batılıların örnek gösterdikleri Mısır’lı Zu’n-Nun bu süreçte önemli rôl oynamış, têsir altında kaldığı Yeni Eflatunculuğu İslâm-dünyâsına taşımıştır. Müslümanlar, İslâm-dünyâsının genişlemesi sonucunda eskiden Budizm’in etkili olduğu halklarla temas kurmuşlardır. Üstelik önceleri Budizm’in egemen olduğu Horasan ve Mâveraünnehr zamanla sufiliğin merkezleri hâline gelmiştir. Bunu göz-önüne alan bâzı batılı araştırmacılar, tasavvufun Budizm’den etkilenebileceğini ileri sürmüşlerdir. Sufilikteki vahdet-i vücut şekliyle “fenâ”, Budizm’deki Nirvana ile karşılaştırılmış ve benzer yönleri olduğu söylenmiştir. Ayrıca, İbrâhim b. Ethem gibi büyük sufilerin hayatlarından örnekler vererek bunları kanıtlamaya çalışmışlardır. Buna göre İbrâhim b. Ethem’in hayat-tarzı Buda’nınkine benzetilmektedir. Bunun yanında büyük mutasavvıflardan sayılan Bayezid-i Bistâmi’nin öğretmeninin Sindi adında biri olduğu ve onun Hind kökenli biri olabileceği söylenmiştir. İslâm tasavvufunun hırka, tesbih ve zikir esnâsında nefes almanın da Hind têsiriyle girdiği bildirilmiştir. Bunların dışında İslâm tasavvufunun Yahudilikten, Gnostizim’den ve Orta Asya Şamanizm’den de etkilendiği ileri sürülmüştür. Yağmur yağdırmak için yapılan Sufi raksın Şamanizm’den geldiği bildirilmiştir. İslâm tasavvufunun ortaya çıkışı ve gelişim târihi de önem taşımaktadır. İslâm tasavvufu ilk asırlardan îtibâren ortaya çıkan züht hareketiyle kök salmaya başlamıştır. Bu dönemde züht yolunu tutanlar, Dünyâ ve Dünyâ nîmetlerinden yüz çevirmeyi, dînî hususlara titizlikle ve harfiyen uyumaya çalışıyorlardı. Buna rağmen ilk zâhitler züht hayatlarını aşırılıklara götürmüyorlardı. Toplum faaliyetlerine katılıyor, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyorlardı.  
Merv’de doğan Bişir b. El-Haris el-Hâfi (ö.227/841) ise, “başkaların fikrine aldırmazlık etmeme” fikrini ilk ortaya atan sufi olarak bilinmektedir. Onun fikirleri daha sonra Melâmetiye hareketinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Türklerin İslâm’laşma sürecinde etkili olmuş sufi hareketlerinin de Melâmetilikten etkilendiği ileri sürülmüştür.
Râbiatu’l Adeviye (ö.185/801) insanlara Allah sevgisinden bahsederek korkuyla başlayan züht hareketine “İlâhi aşkı” (muhabbetullah) katmıştır. Bu asırlara damgasını vurmuş mutasavvıflardan biri de Mısırlı Zu’n-Nun’dur (ö.246/861). Tasavvufa mârifet (gnosis) fikrini ilk dâhil eden kişi olarak bilinir. Ayrıca, onun bir simyâcı olduğu, Mısır hiyerogliflilerini bildiği söylenir. Bununla berâber bir-yandan Râbiatu’l Adeviye ile başlayan Allah sevgisini (muhabbetullah) Mâruf Kerhi (ö.815) geliştirirken, öbür taraftan Seri Sakati (ö.251/865) tasavvuf yolunun alâmetlerini tespit etmeye, makam ve hâllerini tertip etmeye başlamıştır. 
Bununla berâber İslâm-dünyâsında kargaşalar meydana gelmiş bir-çok mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu da tasavvufun her tarafta yayılmasına ve rağbet görmesine yardım ediyordu. Çünkü halk kargaşalardan bıkmış, kurtuluşu tasavvufa sığınmakta bulmuşlardı. Diğer taraftan halkın tasavvufa meyleden yönünü fark eden devlet-adamları, onları korumak için sufilere de saygı göstermeye başlamışlardır. Bu da sufilerin her tarafa yayılmalarını ve rahatça hareket etmelerini kolaylaştırmıştır.  (Yâni denize düşen yılana sarılmış H.G.).
Abdulkadir el-Geylâni ile tasavvufun târikatlar dönemi başlamış oldu. 
İslâm hudutları içerisine giren bölgelerde insanlar daha çok tasavvufi müslümanlıktan etkileniyor, kendilerine bu yolu yakın hissedip kabûlleniyorlardı. Bunun başlıca sebebi kısmen mistik bir din olan eski dinlerinin tasavvufi müslümanlığa daha yakın olmasından kaynaklanıyordu. Özellikle Türklerin her zaman görüp yaşattıkları ve tecrübesini devâm ettire-geldikleri eski Türk mistik düşünce sisteminin esâsını oluşturan “kam”lık müessesesi, Türklerin tasavvufa çabuk alışmasını sağladığını düşünmek mümkündür. Rivâyete göre Türklerin büyük ozanı Korkut Ata’nın önceleri bir “kam” iken, sonradan İslâm’ı anlama maksadıyla Arabistan’a gidip, Hz. Ebu Bekr ile görüşerek müslüman olması ve bu olayın dilden-dile dolaşması Türklerin İslâm’laşmasında eski dînin de etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Yâni, Türklerin İslâm’ı yakından tanımaya başladıkları dönemlerde ilk önce eski kam ve ozanların yerini “baba” ve “ata” olarak tanınan dervişler almaya başlamıştır. Bunun yanında Türklerin zaman içerisinde benimsedikleri Budizm ve Hristiyanlık gibi dinlerin de, onları ilk önce İslâm’ın bu yönüne meyletmelerinde etkili olduğu söylenmiştir.
Melâmetiye hareketini başlatanın, İslâm’a girmeden önce “bir düzenbaz, bir eşkıyâ” olan, Merv’li Bişir b. El-Haris el-Hâfi (ö.227/841) olduğu söylenir. Bişir, “başkalarının fikirlerine aldırmazlık etmeme” doktrinini geliştirerek Melâmetiye hareketini başlatmış oluyordu. “Kötü fiillerinizi gizledikleriniz gibi, hayırlı işlerinizi de gizleyin” ve yine “eğer insanların sizi hırsız sanmasını başarabilecek bir hâlde iseniz, bütün gücünüzle bunu başarmaya bakın” derdi. Bişr’in fikirleri kısa-sürede Horasan’da gelişme göstermiştir. Bunun ardından Melâmetiye hareketi Mâveraünnehr bölgesine nüfûz ederek, Melâmeti Türk dervişlerinin faaliyetleri sonucu Türkler arasında geniş ölçüde yayılmıştır. Hattâ Ahmed Yesevi’nin de bu hareketten etkilendiği söylenmiştir. 
Suhreverdi, Kalenderilerin kâlp temizliğinin verdiği sarhoşlukla şer-i sınırları aşıp, farzların dışında namaz ve oruç gibi ibâdetleri azalttığını bildirmiştir. Rivâyete göre Hüseyin bin Mansûr’un (Hallac) dedesi Mahamma bir Mecûsi idi. 
Hallac-ı Mansur’un temel görüşlerinden biri “Nûr-ı Muhammedi” fikridir. Hallac-ı Mansur’a göre Hz. Muhammed’in biri ezeli bir “nur” oluşu, diğeri bir insan ve peygamber olarak iki hüviyeti vardır. Bütün nebiler, resüller ve veliler ilim ve irfanlarını ondan almışlardır. Hattâ varlıkların vâr oluş sebebi de odur. Hallac-ı Mansur yaratma ve dinlerle ilgili düşüncelerini de Nûr-u Muhammedi çerçevesinde açıklamıştır. Hallac-ı Mansur’a göre bütün dinler esas îtibârıyla birdir. Bütün dinlerin ilâhi olduğunu söyleyen Hallac-ı Mansur’a göre insan kendi tercih ettiği din üzere değil, Allah tarafından kendisi için tercih edilen din üzere bulunur. Hallac-ı Mansur İblis’in Âdem’e secde etmemesinin tevhid, aşk ve fütüvvet açısından yorumlamıştır. İblis Allah’a derin bir aşkla bağlı olduğundan, ondan başkasının önünde eğilmemiş, secde şerefini yalnız O’na tahsis etmiştir. Hallac-ı Mansur bu ikisini örnek alarak “Enel-Hak” dâvâsında sonuna kadar ısrâr etmekle fütüvvetin bir örneğini vermiştir. Diğer taraftan Hallac-ı Mansur fütüvvetin en güzel örneği olarak Hz. Muhammed ile İblis’i görmüştür. Hiç kimsenin bu ikisi kadar dâvâlarında samîmi olmadıklarını ve fedâkârlık göstermediklerini ileri sürmüştür: 
“Dostlarım ve öğretmenlerim İblis ve Firavun’dur. İblis cehennem ateşiyle tehdit edildi, ama vaz-geçmedi. Çünkü o kendisiyle Rabb’i arasında hiç-bir şeyi kabûl etmeyecekti. Ve ben her ne kadar öldürülsem ve ellerimle ayaklarım kesilse de vazgeçmeyeceğim diyordu”.
Hasan Rızâ Özdemir, tasavvuf-yeni-eflâtunculuk ilişkisinden bahsederken şunları söyler:
“İslâm dîninin temel kaynakları Kur’ân-ı Kerim ve Sünnettir. Hz. Peygamber döneminde, tasavvuf sistemli bir şekilde ortaya çıkmış değildi; ancak Peygamberin yol göstericiliğinde ve kutsal kitabın öğretileri doğrultusunda sahabe döneminde sürdürülen zâhidâne hayat, sonraki yüzyıllarda İslâm tasavvufunun temelini oluşturmuştur. 
Tasavvuf hicrî üçüncü asır ortalarında, Îranlı olan Mâruf el-Kerhî ile birlikte başkalaşmaya başlamıştır. Kaynaklar onun tasavvufu ilk tanımlayan kişi olduğunda birleşmektedir. O güne kadar -İslâm zühdü- olarak tanımlanan harekete o, yeni bir misyon daha yüklemiştir: “Hakikatlerin peşine düşmek”. Bu yaklaşımla artık tasavvufun amacının, zühdle birlikte “mârifet” olduğu îlan edilmiştir. Zamanla, tasavvufun “zühd” anlamından “mârifet” anlamına doğru kaydığı görülmektedir. 
Tasavvuf tanımına getirdiği yeni boyutla tasavvuf târihinde derin izler bırakan Mâruf el-Kerhî, tasavvufta târikat fikrini, mârifet ve velâyet kavramlarını ilk ortaya atan kişidir.
Ebu Zerr el-Gıfarî, Huzeyl ve Huzeyfe gibi sahabelerle başlayan ve hicrî ikinci, milâdî sekizinci yüzyıl sonlarına, Hasan el-Basrî‘ye kadar devâm eden tasavvuf hareketinin ilk devri, zühd ve takvâ devridir. Bu devirde tasavvuf hareketinin amacı, sırf felsefî ve metafizik düşünceden daha çok, sâlih amele ve ahlâken iyi insan olmaya yönelik pratik bir harekettir.
Plotinus milattan sonra üçüncü yüzyılda (204-270) yaşadı. Mısır‘da Lykopolis‘te doğdu. Âilesi hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Çok sâde, dünyâ zevklerinden uzak bir hayat yaşadı. Ömrünü çok özlediği Tanrı‘ya yükselme çabası içinde geçirdi. Plotinus‘un maddeden uzak kalmak istediği için bir beden içinde barındığından dâhi utandığı, heykelini yaptırmadığı söylenir. 
Enneadların ana-fikri âlemi bir akış (epanchement), tanrısal hayâtın derece-derece bir yayılması gibi ve varlığın son gâyesi olarak, onun Tanrı‘da yeniden erimesi (resorption) gibi düşünen emanatist bir panteizmdir. (Vahdet-i Vücut düşüncesinin temeli, yeni-eflâtunculuktaki akış teorisidir yâni H.G.). 
Yeni-eflatunculukta şöyle denir: Tin ve özdek arasında ahlâksal bir sorun yaratan bir ikilik vardır; duyu dünyâsı kötüdür ve Tanrı‘ya yabancıdır; rûhun esenliği kendini özdekten çıkarmasını ve başlangıçta kendisinden doğmuş olduğu arı tine geri dönmesini gerektirir. Denebilir ki antik felsefe yeni-eflâtuncuların ve Patristiklerin Dünyâ’yı tinselleştirme girişimleri ile sona eriyordu. (Tasavvuf zâten “platonik” bir düşünüş şeklidir. Gerçekliği yoktur yâni H.G.).
Tasavvuf, “târikat tasavvufu” ve “felsefi tasavvuf” diye ikiye ayrılmıştır 11- ve 12. yüzyıllarda, özellikle Türklerin müslümanlığı seçip, Horasan civârında Hemedâni ve Ahmet Yesevi’nin etkileri altında kalan Abdülhâlık Gücdüvâni ve Nakşibendi, bu felsefeyi târikatlaştıranların başında gelir. Abdulkadir Geylâni’nin (cilâni) de târikat hâline getirdiği bu yol, düşünce ve felsefi olarak hemen-hemen aynı kapıya çıksa da, ibâdet ve davranış, söylem-eylem vs. yönleriyle görünüm kazanmıştır.
Aslında tasavvuf, Îran, Sûriye, Mısır ve Anadolu’nun Türk diyarlarını fetihlerinden sonra ve yunan felsefesinin tercümeleriyle İslâm’da yer etmiş, hristiyanlık ve yahudilikteki bâtınilik ve mistisizm de buna katkı yapmıştır. Uzak-doğuya varıldığında ise Hint ve Çin’den de Budist-Hinduist-Konfüçyanist-Taoist-Zerdüştlük ve doğunun kadim din ve felsefelerinden ne varsa almışlardır. Zâten yeni fethedilen ülke-hakları daha önceki zamanlarda çeşitli dinlerle karışmışlardı ve böylelikle her dinden ve felsefeden etkilenen bir-kısım müslümanlar, edindikleri bu bilgi ve düşünüşleri İslâm ile güyâ sentezleyerek farklı bir düşünüş şekli oluşturmuşlardır ki bu düşünüş, işrâkilik, bâtınilik, hermetizm, mistisizm, gnostisizim denilen ve nihâyet İslâm’da “tasavvuf” diye adlandırılan şey olmuştur ki hepsi de aynı şeydir ve hepsi de aynı şeyi söylerler. Bu nedenle tasavvuf eklektiktir. Her dîni kabûl eder, “her şey mubahtır” düşüncesi vardır. Yâni “ne olsa gider” bir düşünüş şeklidir tasavvuf. Burada söylemek istediğimiz şey, İslâm’ın özünde böyle bir düşünüşün olmadığı, fetihlerle ve yayılmalarla berâber bu tarz düşünüşlerin ortay çıktığı ve karıştığıdır. Zâten bu nedenle Mekke ve Medine’de tasavvuf düşüncesi olmamıştır ve hâlen de yoktur. Yâni tasavvuf tüm İslâm âlemini kuşatan bir felsefe değildir. Meselâ Türk melâmiliği de, Balkanlardan gelen Türklerin yoğunlaştığı bir târikattır. Çünkü balkanlar, daha önceleri Pavlikanlık ve Bogomillik ile bu felsefeyi tanıyorlardı ve zâten İslâm’a da başta Sarı Saltuk ve benzer baba-dedeler tarafından, tasavvufun alevi yorumu olan Bektâşilik merkezinde tanışıp müslüman olmuşlardır. Türkiye’ye balkanlardan gelen göçmen nüfûsun bol olarak yaşadığı İzmir-Manisa-Aydın civarında görülür melâmilik.
Târikat ve felsefi tasavvuftan bahsettik ki felsefi tasavvuf zamanla daha da küstahlaşmış ve Hallac ile başlayan, Beyazıd ile devâm eden süreç, Muhyiddin ibn-i Arâbi’ye kadar gelmiştir ki tasavvuftaki Vahdet-i Vücut (Panteizm) sapıklığını tertip eden kişidir.
Tasavvufçuların söylediklerinin hiç-bir iler-tutar yanı yoktur ve onun olumlu bir şeyinden hemen-hemen bahsedilemez. Olumsuz örnek olarak şunu vermek istiyoruz; Denir ki:
“Şeytan, Âdem’e, Allah’tan başkasına tapmayacak, secde etmeyecek kadar mert olduğu için secde etmedi ve mertliğini gösterdi. Bu nedenle de şirke düşmemiş ve günaha girmemiştir”. Hâlbuki emri veren Allah’tır. Allah’ın emri varken yoruma yâni tasavvufa kayıyor ve Allah’ın emrine karşı gelmeyi matah bir şey olarak gösteriyor. Benzer şekilde Firavun için İbn-i Arâbi; “Son-anda tevbe etmiştir ve tevbe edip İslâm’a girenlerin geçmişteki günahları affolduğundan ve Firavun tevbe eder-etmez öldüğünden, geçmişteki günahları silinmiş ve Hz. Mûsa’dan bile daha günahsız olarak ölmüştür” diyor. Bakın, burası çok önemli; Kur’ân’ı bilmeyenler bu düşünüş şeklini güzel bulup bu düşünüş şekline yâni tasavvufa katılıyorlar ve benzer şeyleri dinleye-dinleye tasavvufun sağlam bir müntesîbi oluyorlar. Oysa İslâm’ın ana-kaynağı; Muhammed bin Abdullah’ı âlemlere rahmet Hz. Muhammed yapan İslâm’ın ana-kaynağı olan Kur’ân, bakın ne diyor:
“Biz, İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): ‘İsrâiloğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım’ dedi. Şimdi öyle mi? Oysa sen önceleri isyân etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın” (Yûnus 90-91).
“Allah’ın (kabûlünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabûl eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: ‘Ben şimdi gerçekten tevbe ettim’ diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır” (Nîsâ 17-18).
Bu âyetlere göre İbn-i Arâbi’nin felsefesi beş para etmez bir zırvalık olarak damgalanır. Yine Celâleddin Rûmi’den (câhillikle “Mevlâna” denilen kişi) bir örnek verelim:
Ahmet Eflâki’nin (Mevlana’nın öğrencisi ve Ariflerin Menkıbeleri kitabının yazarı H.G.) anlattığına göre Şems, Kimyâ Hâtun adlı bir câriye ile Celâleddin Rûmi tarafından nikâhlanır. Bir-gün Celâleddin Rûmi Şems’in ziyâretine gider, içeri girince Kimyâ Hatun’la sevişmekte olduğunu görür. Hemen dışarı çıkar. Biraz bekledikten sonra içeri girer. Yanında kimseyi göremez. Bunun üzerine Celâleddin Rûmi, Şems’e yanındakinin nereye gittiğini sorar. Şems şöyle cevap verir: “O senin gördüğün Cenâb-ı Allah idi. Cenâb-ı Allah’ın ne kadar sevgili bir kuluyum ki Kimyâ Hâtun sûretinde bana geldi” der. Şerefsizliğe pik yaptıran bu sözü büyük bir câhillikle, sapık bir hûşû ile söyleyenlere ve dinleyenlere yazıklar olsun!.
Yine derler ki: Mürid, Mürşidini, karısının üstünde iken, ikisi de çırılçıplak olarak yakalasa, o mürid şöyle düşünmelidir: “Bu gördüğüm zâhirde belki böyledir ama bâtında gördüğüm gibi değildir. Bu nedenle mürşidime yanlış zanda bulunmamalıyım. Mürşidim sürekli bâtıni âlemlerde gezdiğinden ve kim-bilir hangi mânevi hâllerde olduğundan J, şu gördüğüm şey zâhiri ve aldatıcıdır ve hak değildir. Bu nedenle şeytanın zâhiri görünüş olarak beni ayartmasına kanmamalıyım ve gördüğümden etkilenmeyip hayra yormalıyım”. İşte insanları böyle aptallaştırıp sömürüyorlar. Len ahmak! “Şeyh-efendi” dediğin o şerefsiz, senin karıyı kafaya almış ve zînâ yapıyor ve birazdan da iş nihâyete erecek. Ne bâtınından-zâhirinden bahsediyorsun sen. Git de nâmusuna el uzatan o şerefsizi gebert!.
İslâm adına kayda-değer tek bir eser bile vermemiş olan Celâleddin Rûmi, Kur’ân’da yine sâdece Kur’ân için söylenmiş ve Kur’ân’ı öven ve tanıtan ifâdeleri, şirk kitabı olan Mesnevi’nin ön-sözünde bakın nasıl da küstahça kullanıyor:
“Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi, hakîkate  ulaşma ve yakin sırlarını açma husûsunda din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, ­Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı ‘nın en açık bürhânıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer (Nûr 35). Sabahlardan daha aydın bir sûrette parlar. Kâlplere cennettir; pınarları var, dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tânesine bu yol-oğulları Selsebil derler. Makam ve kerâmet sâhiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeri. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler. Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevi, Mısır’daki Nil’e benzer: Sabırlılara içilecek sudur, Firavun ‘un soyuna, sopuna ve kâfirlere hasret. Nitekim Tanrı da “Hak, onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da, yolunu doğrultur (İsrâ 9). Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifâdır (İsrâ 82). Hüzünleri giderir, Kur’ân’ı apaçık bir hâle koyar (En’am 114). Rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır (Abese 13-16)Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler (Vâkıa 79).  Mesnevi, âlemlerin Rabbinden inmedir (Vâkıa 80; Bakara 79; Âl-i İmran 78; Mâide 13)Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından (Fussilet 42). ­Tanrı, onu korur, gözetir (Hicr 9);  Tanrı, en iyi koruyandır, merhâmetlilerin en merhâmetlisidir. Mesnevi’nin bunlardan başka lâkapları da var, o lâkapları veren de Tanrı’dır. Fakat biz, bu az lâkapları anarak sözü kısa kestik. Az çoğa, bir yudum su göle, bir avuç tâne büyük bir harmana delâlet eder”.
Tasavvufta merâtip ya da “makam” denilen hayâli mertebelerde belli yere gelenler, -hâşâ- peygamberden bile üstün olabiliyorlar. Kâinâtı ellerinde tesbih gibi oynuyorlar. Kıpırdayan her yapraktan haberdarlar. Kendilerine peygamberlere bile gelmeyen vahiyler geliyor. Veli oluyorlar, gavs-kutup oluyorlar, peygamber oluyorlar, Hızır oluyorlar ve -hâşâ- Allah oluyorlar. Hattâ “Allah olamayana” acıyorlar. Kendilerini Allah îlan ediyorlar. Hattâ “bana Allah olduğumu Mevlâna öğretti” diyenler bile var. Bu nedenle tasavvufta Allah ve peygamber yoktur. Allah ve peygamber -sümme hâşâ- kendileridir zîrâ. Yine oturdukları yerden “tecelliler” alıyorlar, ilhamlar geliyor, vahiyler gönderiliyor. Bir tavırlar, bir tavırlar. Kibirleri gökleri delen bu zavallılar kendilerini bir şey zannediyor. Kıçlarındaki boku temizlemekten âcizler ama kendilerini ilah olarak görüyorlar. Hadlerini bilmez bir şekilde diyorlar ki: “Enel hak”, “Ben Hakkım”; “cübbemin içinde Allah’tan başka bir şey yok”; “şânım ne büyük” vs. vs. Artık şeytan ne fısıldarsa..
Tasavvufta merâtipleri atlamak ve sapık yolda ilerlemek için küstahlaşmak gerekiyor. Ne kadar küstahlaşırsanız, ne kadar terbiyesizleşirseniz ve sapıkça sözler ederseniz o oranda kabûl görürsünüz. Tasavvufu eleştiren kitaplar bu konuları çok iyi bir şekilde derleyip toplamış ve en iyi şekilde anlatıyor. Bu konulara fazla girmek istemiyoruz ve zâten bu konulardan bahsedi(li)nce içimizde merhâmet kalmıyor.
Ettikleri şu sözlere (şatahât) bir bakın:
“Sâlik, kâfir olmadıkça müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe (evlenmedikçe) müslüman olamaz.” (Mektubat, İmam Rabbâni 445. Mektup). (Rabbâni bu mektupta bu sözleri kendisi söylememiştir ama olumlu anlamda tefsir etmiştir. H.G.)
“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, Anana kâbin kıydır ki Hakk’ı ıyân göresin”. Sadeleştirip bu-günkü dille söylersek: “Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah’ı açıkça görmüş olursun” (Yunus Emre).
“Ey akıllı kişi! iyi düşün. Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki. Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı. İyinin yaptığı her şey iyidir” (Şebusterî).
“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için. Adın büyük, bağışla onun suçun. Âdem’i cennetten çıkardın, niçin?. Buğday nene lâzım, harmancı mısın?
Hafâya çekilip seyrâna durdun. Aklı yetmezlerin aklını urdun. Kıldan ince köprü yaptın da kurdun. Akar suyun mu var, bostancı mısın?
Yüz bin cehennemin korkmam birinden. Rahmân ismi nâzil değil mi senden?. Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen?. Affet günahımı, yalancı mısın?
Şânına düşer mi noksan görürsün. Her gönülde oturursun, yürürsün. Bunca canı alıp yine verirsin. Götürüp getiren kervancı mısın?
Kullanırsın kanatsızca rüzgârı. Kürekle mi yaptın sen bu dağları. Ne yapıp da öldürürsün sağları. Can verub can alırsın sen cancı mısın?”. (Azmi Baba).
“Kıldan köprü yaratmışsın. Gelsin kullar geçsin deyû. Hele biz şöyle duralım. Yiğit isen geç a Tanrı” (Kaygusuz Abdal).
“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû. Gel seni sen tuzağından seç deyû. Ya düşer ya dayanur yahut uçar. Kıl gibi köpriden âdem mi geçer?. Kulların köpri yaparlar hay içün. Hayrı budur kim geçerler seyr içün…” (Yûnus Emre).
“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür. Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. Cümle âlem bil ki Allah özüdür. Âdem ol candır ki güneş yüzüdür” (Seyyid Nesîmî).
“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın. Yapıp da neylersin, bundan sana ne?. Halk ettin insanı saldın cihana. Salıp da neylersin bundan sana ne?. Bakkal mısın, terâziyi neylersin?. İşin-gücün yoktur gönül eylersin. Kulun günahını tartıp neylersin?. Geçiver suçundan bundan sana ne?. Katran kazanını döküver gitsin. Mü’min olan kullar dîdâra yetsin. Emreyle yılana tamûyu yutsun. Söndür şu ateşi bundan sana ne?. Sefil düştüm bu âlemde nâçarım. Kıldan köprü yaratmışsın geçerim. Şol köprüden geçemezsem uçarım. Geçir kullarını bundan sana ne?. Behlül Dânâ’m eder cennet yarattın. Nice kulları cehenneme attın. Nicesin âteş-i aşk ile yaktın. Yakıp da neylersin bundan sana ne?”
“Aşk katında küfr ile İslâm birdir. Her kanda mesken eylese âşık emîrdir” (Seyyid Nesîmî).
“Benem Hakk’ın kudret eli. Benem belî aşk bülbülü. Söyleyip her türlü dili. Halka haber veren benem” (Yûnus Emre).
“Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed (s.a.v.)’in bayrağından daha büyüktür!. Benim bayrağım nûrdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor” (Bayezid-i Bistâmi).
“Mûsa peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi değil, Allah beni görmeyi irâde buyurdu!” (Bayezid-i Bistâmi).
“Kul Rab’dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir?” (Bayezid-i Bistâmi).
“İnsanlar, Allah’a taptıkları zannında bulundukları vakit Allah’tır ki kendi kendine tapar”(Bayezid-i Bistâmi).
“Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenâb-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yâni özü ve ta kendisi) olduğuna göre -ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler- öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir” (Abdülkerim el-Ciyli).
“Medreseyle minâre yıkılmadıkça kalenderlik töreni düzene giremez. Îman küfür, küfür de îman olmadıkça Tanrının hiç-bir kulu, hakkiyle müslüman olamaz” (Celâleddin Rûmi).
“Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, İnşaallah deyince Mevlânâ bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim?” (Celâleddin Rûmi).
“Mevlâna Peygamber değildir ama ‘Kitab’ sâhibidir” (Câmi).
“Allah beni över ben de O’nu; O bana kulluk eder, ben de O’na. Hak beni yarattı ki kendisini bileyim; ben de O’nu, bilmek ile var kıldım” (Muhyiddin İbn-i Arâbi).
Bayezid-i Bistâmi’ye ruhûnu ulûhiyetin zâtına nasıl yükselttiğini sormuşlar, o da şöyle demiş: “Yılan, derisinden soyulduğu gibi ben de nefsimden soyuldum, sonra zâtıma nazar ettim, bir den ne göreyim, ben, O’yum”.
Bir keresinde müezzin: “Allah-u Ekber” dediğinde Bayezid: “Ben daha büyüğüm” demiş .
Turab el-Nahsebi, bir müridine:
“Bayezid’i bir kere görsen, senin için yetmiş kere Cenâb-ı Hakkı görmekten daha faydalı olur” diyerek yanlış bir kıyaslama yapmıştır ki tasavvufta büyük bir kıyaslama hatâsı” vardır ve sürekli yapılır bu hatâ.
Hallac- Mansur şöyle der: Dünyâ-zevklerinden yüz çevirip nefsini terbiye ve kâlbini tasfiye eden kişi yavaş-yavaş Allah’a yaklaşır; daha sonra O’nun dostu olur ve en nihâyet de nefsini yok ederek beşerî sıfatlardan sıyrılır; ve Hz. Îsâ’da olduğu gibi, Allah’ın rûhu ona hulûl eder. Bu takdirde o artık, Allah olur ve her-şey artık onun emrine boyun eğer. Yine şöyle der: “Ben sevgiliyim ve sevgilim ben. Biz bir tek gövdeye hulûl etmiş iki rûhuz. Beni görünce O’nu görmüş, O’nu görünce beni görmüş olursun. Hak, benim”.
Muhyiddin ibn-i Arâbi, Allah ile âlemi yâni kâinâtı aynı görür ve kâinâta şu sözlerle “Allah” der:
“Vücûd bakımından âlem, Allah’tan başka değildir. Başka bir deyişle, varlığı ancak âlemin vücûdu ile meydana çıkan, Allah’tır. Âlem, Allah’ın bizzat kendi içinde ayırıp belirttiği sûretler ve şekillerdir ve bunlar vücâdu tamâmıyla tüketmişlerdir. Yâni Allah, yaratık adı ile adlanan ne varsa hepsinin içine sokulmuştur. Böyle olunca, Allah her görenle görür ve her görünende görünür.  Zât, Sıfat’larının; Sıfat’lar da tecellileri ve şuunları (fiilleri) olan âlem’in kendisidir. Böyle olunca âlem’de en şerefli yaratık olan insan da Allah’tan başka olamaz.
Bu düşünceye göre, “kâinat sürekli olarak yaratılma hâlinde olduğu” için; “Allah kendinden başka bir şey yaratmaz ve sâdece kendini yaratır” diye bir sonuç çıkıyor ortaya.
İbn-i Arâbi’nin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücut inancı da bir şirk ve sapıklıktır. Hattâ şirkin ve sapıklığın kemâlidir.
Câvit Sunar, Vahdet-i Vücut için şöyle der::
“Tasavvuf demek Vahdet-i Vü


Facebook hesabınızla yorum yapın:




Veya Facebook'a bağlanmadan yorum yapın:

Rumuz veya Ad/Soyad*
E-posta*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)
Yorum*


(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 

Diğer YORUM-ANALİZ-RÖPORTAJ Haberleri

Başlık Tarih
 
İslam yolunun, kralları değil kuralları vardır25 Eylül 2017
BİR TARTIŞMANIN SÖYLEM ÇÖZÜMLEMESİ VE KADİM SORU: TARTIŞMAYI KİM KAZANDI? 12 Ağustos 2017
Haccı Protesto Etmek; Allah'ı Protesto Etmektir!24 Haziran 2017
Yetkililerini Rabb edinenler14 Mart 2017
Kur'an'ı anlamanın yolu, onun hükümlerini yaşamaktan geçer13 Mart 2017
"Kutlu doğum" ne zaman?08 Ocak 2017
Yetkililerini Rabb edinenler08 Ocak 2017
Nazar Boncukları (Günümüzün Putları)05 Aralık 2016
Kur’an da Selamlaşma04 Aralık 2016
Türbe Ziyaretleri ve İsteklerin Yerine Gelmesi…03 Aralık 2016
İlah(lar)ımız…02 Aralık 2016
Boş, Lüzumsuz, Anlamsız Sözlerden Yüz Çevirmek…01 Aralık 2016
Türbeperestler…30 Kasım 2016
Farkında Olmadan Şeytanı Dost Edinmek…29 Kasım 2016
Sünneti Doğru Anlamak28 Kasım 2016
İNANDIK, BİTTİ Mİ?28 Kasım 2016
İlahî Kelam O’nu (s.a.v) Anlatıyor21 Kasım 2016
Allah’a Dini Öğretmek mi; Dini Allah’tan Öğrenmek mi?20 Kasım 2016
Muhteşem Bir Ahlak19 Kasım 2016
Ahlak kahramanları03 Kasım 2016
Dini, Hurâfeler Yığını Haline Getirmek, Yozlaştırmak; Tahrif Çabasıdır18 Kasım 2016
Taklit ve Taklitçilik17 Kasım 2016
Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti16 Kasım 2016
Çeşitli Hurâfe ve Bâtıl İnanışlara Örnekler15 Kasım 2016
Muska ve Muskacılık14 Kasım 2016
Bazı Yanlış Kabuller13 Kasım 2016
Gaybdan Haber Vermeye Bağlı Hurâfeler12 Kasım 2016
Günlerle İlgili Hurâfeler11 Kasım 2016
Ölüler ve Kabirlerle/Türbelerle İlgili Hurâfeler10 Kasım 2016
Hurâfe-Atalar Dini İlişkisi09 Kasım 2016
Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti08 Kasım 2016
Atalar Kültü07 Kasım 2016
Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması06 Kasım 2016
Kur'ân-ı Kerim'de Atalar Yolu İle İlgili Âyetler05 Kasım 2016
Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir04 Kasım 2016
Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti03 Kasım 2016
Yozlaştırılan Din21 Ekim 2016
Hakkın Dini Ile Halkın Dini.....20 Ekim 2016
Allah’ın Dini Mi, Toplumun Dini Mi?19 Ekim 2016
Heykel Karşısında Saygı Duruşu Ve Atalar Dini18 Ekim 2016
Şamanizm'den gelen Türk adetleri17 Ekim 2016
ÖLMÜŞ İNSANLARDAN YARDIM İSTENİR Mİ?13 Ekim 2016
Cennet Satan Şeyhler ve Papazlar12 Ekim 2016
PEYGAMBERİMİZİ DOĞRU ANLAMAK12 Ekim 2016
EYVAH KEŞKE FALANI DOST EDİNMESEYDİM!11 Ekim 2016
KURAN NASIL TERK EDİLİR?10 Ekim 2016
KURAN ALFABESİ Mİ, AHLAKI MI?09 Ekim 2016
TASAVVUFUN İSLAM’A VERDİĞİ ZARARLAR NELERDİR?08 Ekim 2016
TASAVVUF KİTAPLARINDAKİ UYDURMA HADİSLER07 Ekim 2016
ŞEYH MURİDİ KURTARABİLİR Mİ?06 Ekim 2016
TASAVVUF BU MUDUR?05 Ekim 2016
SÜNNETİ DOĞRU ANLAMAK04 Ekim 2016
HIRKA-İ ŞERİF HURAFESİ03 Ekim 2016
CEVŞEN HURAFESİ02 Ekim 2016
FİLANIN YÜZÜ-SUYU HÜRMETİNE DİYE DUA EDİLİR Mİ?01 Ekim 2016
TÖVBE ALMA VE GÜNAH ÇIKARMAK00 0000
SALAVAT KAMPANYALARI DÜZENLEMEK DOĞRU MU?30 Eylül 2016
KIL TAPINMACILIĞI29 Eylül 2016
CÂMİLERDEKİ BİD’ATLER VE CÂMİLERİN YENİDEN İHYÂYA İHTİYACI28 Eylül 2016
AĞAÇ TAŞ VB. ŞEYLERDEN MEDET UMMAK!27 Eylül 2016
TÜRBE ZİYARETLERİ VE İSTEKLERİN YERİNE GELMESİ!27 Eylül 2016
ŞİFA TANRILARI VE “DİLEK AĞACI”, MÜBAREKLER, TÜRBE, VS26 Eylül 2016
BİD’AT, HURAFE ve XURAFELER26 Eylül 2016
HZ. MUHAMMED VE KUR’AN YERİNE MEVLÂNÂ VE MESNEVÎ19 Eylül 2016
Yusuf Kaplan’dan ‘Kemalist tehlike’ uyarısı: 15 Temmuz’un 2. ve 3. dalgaları geliyor!19 Eylül 2016
TEKKELİ DARBENİN TEOLOJİK-SİYASİ ZİHİN KODLARI23 Ağustos 2016
Cumhuriyet Aydını/Yarım Porsiyon Aydınlık ve Millî İrade23 Ağustos 2016
MEVLÂNÂ’NIN ALLAH DOSTU BİR EVLİYÂ ZANNEDİLMESİ18 Ağustos 2016
Darbe Bildirisinin İdeolojik Dayanağı Atatürkçülük18 Ağustos 2016
MEVLANA’NIN AYKIRI GÖRÜŞLERİ16 Ağustos 2016
Laik Eğitim Olsaymış Darbe Olmazmış!16 Ağustos 2016
HANGİ MEVLANA, GERÇEK MEVLANA?15 Ağustos 2016
Türkiye’de Din Profesyonel Meczupların Elinde12 Ağustos 2016
MEVLANA’NIN GERÇEK YÜZÜ!12 Ağustos 2016
Ve-l Cematten “The Cemaate” Fetullah Gülen Hareketi12 Ağustos 2016
MEHDİ İNANCININ İSLAM’DA OLMADIĞINA DAİR BİLGİLER11 Ağustos 2016
BİR SÖMÜRÜ NESNESİ OLARAK: MEHDİ VE HZ. İSA KONUSU11 Ağustos 2016
ALLAH TARAFINDAN YAZDIRILDIĞI İDDİA EDİLEN KİTAPLAR!11 Ağustos 2016
Emin Güneş: Artık Bu ülkede Allah'tan başkasının adı yüceltilmemeli, Allah'tan başka büyükler tanınmamalıdır08 Ağustos 2016
Demokrasi dininin vurgusu giderek pekişiyor; Laik, batıcı, Kemalist, ırkçı bir yapı...'08 Ağustos 2016
Siz de uyanın: Kürtler, Aleviler, solcular, tarikatlar...05 Ağustos 2016
Sadece FETÖ'cü Değil, Kemalist Darbecilere de Karşı Çıkmalıyız!02 Ağustos 2016
Neden Batı İslam Dünyasında Darbelere Sempati Duyuyor?02 Ağustos 2016
“Dünya, Halep'e Kör ve Sağır"02 Ağustos 2016
Yusuf Kaplan: Fosilleşmiş, kaskatı, militan bir laiklik ve Kemalizm ideolojisi pompalanıyor01 Ağustos 2016
GENÇLER!! Hangi Fethullah Gülen'in gerçek olduğunu biliyor musunuz?29 Temmuz 2016
KUR'AN'IN HAYATI DİZAYN ETMESİ13 Temmuz 2016
HZ. PEYGAMBER’İN MESAJINI DOĞRU ANLAMAK12 Temmuz 2016
DUANIZ OLMASA12 Temmuz 2016
Kemalist Devrimlerin Maksadı Halkı İslam’dan Koparmaktı11 Temmuz 2016
Namaz kanserden koruyor11 Temmuz 2016
İslam'a en büyük zararı onlar verdi11 Temmuz 2016
Sabetayistler rahatsız, İHH'yı hedefe koyacaklar30 Haziran 2016
Genel Özellikleri ile Ramazan-ı Şerif24 Haziran 2016
Hem Müslüman hem "Tüketim çılgını"(!) 23 Haziran 2016
İhsan Süreyya Sırma: Gençler, Barcelona futbol takımını tanıdığı kadar peygamberini ve onun sahabesini tanımıyor23 Haziran 2016
İslami Şahsiyetin,Etkisizleştirilen Yapıtaşları22 Haziran 2016
RAMAZAN ve MÜSLÜMANLAR…22 Haziran 2016
Dine Karşı Din ve İslam’ın Tahrifi21 Haziran 2016
Ramazan'ın Festivalleştirilmesine Karşı Çıkalım14 Haziran 2016
Dava ve Müslümanların Parayla İmtihanı14 Haziran 2016
Akif Emre: Siyonistlerin yeni haritası Kudüs'ün Yahudileştirilmesi stratejisinin artık resmi olarak ilanıdır14 Haziran 2016
RAMAZAN AYINI KUR'ANİ BİR İNKILABIN BAŞLANGICI KILMALIYIZ10 Haziran 2016
RAMAZAN AYI VE BİR FARKINDALIĞI ŞAHİTLİĞE DÖNÜŞTÜRME ZORUNLULUĞUMUZ10 Haziran 2016
Her Eylem, Bir İbadettir -Bilincini Kuşanmak-10 Haziran 2016
Peygamberimiz ve Gençlik…08 Haziran 2016
Ramazan İbadeti08 Haziran 2016
Ramazanda Bunları Tekrar Hatırlayalım08 Haziran 2016
Ramazan yıllık manevi bakım mevsimdir08 Haziran 2016
Kurşun Yemek Orucu Bozar mı?08 Haziran 2016
Ramazan Niçin Zam Ayı Oldu?06 Haziran 2016
Modern Kadınına Ağır Gelen Rabbani Ölçü: Kocaya İtaat02 Haziran 2016
'Tesettür bir kimliğin dışa vurumudur'02 Haziran 2016
'14 senelik Ak Parti iktidarında ‘Atatürkçülük’ söyleminin azalması umulurdu; ancak bu işin önde gideni oldular!'02 Haziran 2016
TÜRKİYE’DE ATALAR DİNİ (Müslümanlık)27 Mayıs 2016
Ramazanla İmar Olmak24 Mayıs 2016
KÜFRÜN İSLAM'A KARŞI BİRLİĞİ24 Mayıs 2016
DEFİLETÜ’L TİCARET CİNAYETÜ’L TESETTÜR23 Mayıs 2016
19 Mayıs Bayramı”nın Hikâyesi ve Bitmeyen Faşizm20 Mayıs 2016
Çıplaklık18 Mayıs 2016
"Emperyalizm Müslümanları birbirine düşürdü; Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın korunması bir başına Filistinlilere bırakıldı"18 Mayıs 2016
Şenlikoğlu: Renklerde İslam bir renk sınırı getirmemiştir 17 Mayıs 2016
Haksal’dan ‘İsrail’le ortaklık’ yazısı: İran’ı, Hamas’ı, Hizbullah’ı bitiririz, İHH da kuzu kuzu oturur sesini çıkar(a)maz!13 Mayıs 2016
KUR’AN’IN MODEL İNSAN TİPİ: MÜ’MİNLER12 Mayıs 2016
''Ergenekon yoktu(r)' demek 28 Şubat süreci yaşanmadı-yalandı demekle eş anlamlı olmaz mı?'06 Mayıs 2016
'Türkiye’nin Onayı ile İsrail NATO’da'06 Mayıs 2016
Dersim katliamı emrini Mustafa Kemal mi verdi?06 Mayıs 2016
"Müslüman mıyız, Ehl-i Sünnet mi?"02 Mayıs 2016
'28 Şubat döneminde tutuklanan, zindanlardaki Müslümanları unutmak Gayretullah’a dokunur'02 Mayıs 2016
Laiklik, “tasma”! Özgürlükse, ayartıcı maskesi!29 Nisan 2016
'Resmi bayramlarda eşli danslarla, açık saçık kıyafetlerle çocuklara ahlaksızlık aşılanıyor'29 Nisan 2016
Ali Haydar Haksal: Sanırım ‘paralel’den sonra sıra, çıkar furyasına kapılmayan, derdi ve ideolojisi olan İslamcılarda!28 Nisan 2016
Laiklik: Tartışmak Yasak Benimsemek Mecburi28 Nisan 2016
Peygamberimizin İdrarı Değil İdrakı Şifadır27 Nisan 2016
Müslüman ve laiklik bir arada olur mu? 27 Nisan 2016
İTAAT VE İSYAN YOLUYLA DÜŞÜLEN ŞİRK26 Nisan 2016
“Kutlu Doğum“ Vesilesiyle Peygamberimiz Anlatılacaksa Bu Pasta Kesilerek Değil, Putları Kaldırarak Olmalıdır'25 Nisan 2016
Böyle Buyurdu Kutsal Devlet:Peygamber Kutlaması Bitti,Yerine Atatürk Versek25 Nisan 2016
Ergenekon Çuvalı: Herkes İçeri, Herkes Dışarı!22 Nisan 2016
Akif Emre: Dünya sistemine entegre olmaya razı olanların ahlak ve toplumsal çözülmeden şikâyet etmeye hakları olamaz22 Nisan 2016
Şehadeti'nin 20. Yıl dönümünde Cevher Dudayev'i Rahmetle Anıyoruz..22 Nisan 2016
23 NİSAN HÜZÜN DOLUYOR İNSAN21 Nisan 2016
'Müslümanlar asli bilgilerinden beslenmek yerine, kendilerine empoze edilene itibar ediyorlar'21 Nisan 2016
"Dün ‘Kâbe işgal altında’ diyenler bugün Türkiye ve Suud’un birlikte İslam dünyasını birleştireceğinden söz ediyor"21 Nisan 2016
Cuma Namazı ve Allah’ı Kandırmaya Çalışmak ?22 Nisan 2016
Mü’min’lerin Kur’an da geçen 15 özelliği21 Nisan 2016
Kur’an Müslümanların Hayatlarının Neresinde ?20 Nisan 2016
GÜNÜMÜZ MÜSLÜMAN TİPLERİ20 Nisan 2016
YALANLARIMIZ/ALDANIŞIMIZ19 Nisan 2016
Malı Temizleyen ve artıran ibadet ZEKÂT!19 Nisan 2016
Peygambersiz Din Olur Mu?19 Nisan 2016
NEREDESİN VE NEREYE GİDİYORSUN EY MÜSLÜMAN?18 Nisan 2016
SİZİN DİNİNİZ SİZE, BENİM DİNİM BANA15 Nisan 2016
İslam Ordusu uyduruk bir örgüt15 Nisan 2016
Peygamberimizin Kıyafeti mi Karakteri mi?15 Nisan 2016
Halimize bakılırsa önce Vahyin doğumunu kutlamak gerekmez mi?14 Nisan 2016
Bir Oryantalist Daha!!08 Nisan 2016
"Çocukların genetiğiyle oynanıyor" 06 Nisan 2016
Birikim ekseninden adil bölüşüme 05 Nisan 2016
Abdurrahman Arslan: 30 sene önce Müslümanlar siyasal, sosyal ve dini olanı ayrıştırmazdı, şimdi ayrıştırıyorlar05 Nisan 2016
Akın: Diplomanın bu denli kutsandığı bir dönemde, gençlerin Sezai Karakoç, Cemil Meriç gibi isimleri bilmeleri ne mümkün!05 Nisan 2016
Faruk Beşer: Moda ve gösteriş tarzındaki tesettür modernliğin ve dünyevileşmenin bir tezahürüdür01 Nisan 2016
Televizyonlar üzerinden nesil İslam'dan uzaklaştırılıyor29 Mart 2016
Alpat: Tesettür örtüden ibaret değildir25 Mart 2016
Allah Rasulünü Nasıl Sevmeliyiz?23 Mart 2016
Hz.Peygamber’in (sas) Yahudilerle Mücadelesi21 Mart 2016
Yusuf Kaplan: Türkiye'de genç kuşakların İslâm'la ilişkisi sıfırlanmak üzere!21 Mart 2016
Kemalist Mitolojinin Çanakkale’yi İstilası21 Mart 2016
Hz. Peygamber'in Davasında Ashabın Misyonu18 Mart 2016
'Kürtler için izzet İslam'dadır'18 Mart 2016
Kudüs el birliğiyle alınır18 Mart 2016
İslamı Hayata Taşımada Peygamber Örnekliği17 Mart 2016
O’NU TANIYOR MUYUZ?04 Mart 2016
İSLAMI HAYATA TAŞIMADA PEYGAMBER ÖRNEKLİĞİ04 Mart 2016
FAİZDEN UZAK DURUN!02 Mart 2016
'Cezaevlerinde Kardeşlerimiz Var'01 Mart 2016
Culani: “Bu, Allah ve Resulü’nün Bize Vaadidir!” 01 Mart 2016
YALANI HAYATIMIZDAN ÇIKARMAYA NE DERSİNİZ?29 Şubat 2016
DÜNYA HAYATI BİR İMTİHAN YERİDİR!26 Şubat 2016
'Müslüman laik olmaz, olmak zorunda bırakılamaz'23 Şubat 2016
Ümmeti Kuşatan Fitne Ateşine Düşmeyelim!16 Şubat 2016
Hayatını imanına şahit kılan bir şehid: Hasan el Benna... 15 Şubat 2016
Bayır Bucak bir Kobani olamadı14 Şubat 2016
Obama’nın Temsilcisinin Ardından Gülen Medyası da Kobani’de!08 Şubat 2016
Kur’ân’ın Anlattığı Peygamber05 Şubat 2016
Peygamberimizi Sevmek04 Şubat 2016
CENNET İKRAMI03 Şubat 2016
NAMAZ KILMAMAK - BİR KÖTÜLÜK DEĞİL, BİN KÖTÜLÜKTÜR !02 Şubat 2016
NAMAZA KOŞMAK01 Şubat 2016
SAHABE'NİN NAMAZI29 Ocak 2016
İman Sıdk, Küfür Yalandır!29 Ocak 2016
Flash İddia!! Gaffar Okan’ın ‘İşkence’ Mağdurları Anlatıyor29 Ocak 2016
NAMAZ KILMAYI SEVİYOR MUYUZ?28 Ocak 2016
'İslamofobiyi üretenler ikinci aşamaya geçmek istiyor' 28 Ocak 2016
ANNE - BABA VE NAMAZ26 Ocak 2016
PKK itirafçısı: Örgütün birinci misyonu İslam'ı yok etmek26 Ocak 2016
NAMAZ İÇİN AĞLANIR MI?25 Ocak 2016
Nusra 'Terör Örgütü' mü?25 Ocak 2016
NAMAZ ANNE KUCAĞIDIR22 Ocak 2016
NAMAZ BİR TEVHİD EYLEMİDİR21 Ocak 2016
Şenlikoğlu: Kadını pavyon kadınına dönüştürüyorlar 21 Ocak 2016
Başörtülüler "Hem örtülüyüm hem modernim" imajı oluşturmaya çalışıyor11 Ocak 2016
Bir tarafta gökdelenlerin yükseldiği, diğer tarafta açlığın olduğu bir sistemin ebediyen sürmesi mümkün değil11 Ocak 2016
"Laikçiler Atakta"11 Ocak 2016
Mezhep ateşinin fitilini Rand Corporation yaktı07 Ocak 2016
Silah satmak için mezhep savaşı!06 Ocak 2016
Mezhep Çatışması Filmini Daha Önce Görmedik mi?06 Ocak 2016
Özyönetim Değil, Kürt Halkına Boyun Eğdirmek İstiyorlar28 Aralık 2015
Islahatçı Bir Kur'an Şairi Olarak Mehmet Akif Ersoy28 Aralık 2015
'Mehmet Akif'e Müslüman olduğu için değer vermediler'28 Aralık 2015
"ODTÜ Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği"27 Aralık 2015
"Ümmet Şuuru Nerede Kaldı?"27 Aralık 2015
Menemen’in Yalan Tarihi ve Şeyh Esad Erbili24 Aralık 2015
Selvi: PKK'ya verilen yeni görev...21 Aralık 2015
Esed'e Razı, İsrail'e Mecbur Edebilirler mi?21 Aralık 2015
"Rusya'nın Selameti, Putin'in Zaferi İçin Okunan Hutbeler"14 Aralık 2015
Ey 'Hendeklerden ve Barikatlardan Bildiren' Adam!04 Aralık 2015
PKK Artık Deşifre Olmuştur…03 Aralık 2015
HDP Pişkinliği ya da Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?01 Aralık 2015
Ulustan Ümmet’e Yürüyebilmek…25 Kasım 2015
KÜRESEL TERÖRÜN (KAFİRLERİN) HEDEF ALDIĞI DİN: İSLAM 24 Kasım 2015
“HAYATI” KUR’AN’LA ŞEKİLLENDİRMEK Mİ? MUHAFAZAKARLIK’ MI? 30 Kasım 2015
“VAHYİN LİDER’LİĞİNE MUHTACIZ”29 Kasım 2015
RABBİMİZİN LAYIK GÖRDÜĞÜ İLE ANILMAK28 Kasım 2015
“SAĞLAM DİN, LAÇKALAŞMIŞ DİN(Lİ)DARLAR”!27 Kasım 2015
“ŞEHADET/ŞEHİDLİK RAST GELE BİR KAVRAM DEĞİLDİR.”26 Kasım 2015
MODERN ÇAĞLARIN ŞİRKİ25 Kasım 2015
KULLUK MU İDEOLOJİ Mİ?24 Kasım 2015
Bir Mühendislik Projesi Olarak Gülenizm24 Kasım 2015
"Dini İbni Arabi ya da Mevlana Üzerinden Öğrenmek"23 Kasım 2015
Atatürk Kur'an'la ve Peygamberle nasıl alay etti! (Belge)11 Kasım 2015
Kur’an’da “Muhacirler” Lafzı05 Kasım 2015
Irkçılık kanserinin ilacı Malcolm X'in mektubunda05 Kasım 2015
KUR’AN VE TOPLUM ARASINDAKİ DUVARLAR !20 Kasım 2015
İNSANLARDA İLGİ ÇEKME HASTALIĞININ NEDENİ…19 Kasım 2015
İNANÇ SÖMÜRÜSÜNDE SON NOKTA…18 Kasım 2015
GENÇLERE TAVSİYELER17 Kasım 2015
TİŞÖRT YAZILARI ve KÜLTÜR YOZLAŞMASI16 Kasım 2015
MODERN MÜSLÜMAN KADIN15 Kasım 2015
MÜSLÜMAN, PARA ve İKTİDAR14 Kasım 2015
BAŞÖRTÜSÜNÜN DESENLERİ: HİCAP, TEVAZÜ ve RIZA13 Kasım 2015
DİN PAZARINDA “TESBİHAT”12 Kasım 2015
SAHİ! BU DİN KİMİN?11 Kasım 2015
SOSYAL MEDYA KÖLELİĞİ10 Kasım 2015
İNSANLARI DÜŞÜNMEYE DAVET EDEN AYETLER09 Kasım 2015
MODA VE KOZMETİĞİN İĞRENÇ YÜZÜ!08 Kasım 2015
HANIMLAR İNTERNETTEKİ RESİMLERİNİZ KÖTÜYE KULLANILIYOR07 Kasım 2015
SALAVAT DİLENCİLERİ06 Kasım 2015
ÇOCUĞUNUZUN RESMİNİ İNTERNETE KOYMAYIN05 Kasım 2015
ŞİFA TANRILARI VE “DİLEK AĞACI”, MÜBAREKLER, TÜRBE, VS04 Kasım 2015

En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH