• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Üyelik Girişi
TAKVİM

Müslümanların bilgi kaynaklarından biri olan hutbeleri belirli gün ve haftaları kutlama programlarına dönderdiler.Serdar KAYALİ' nin yorumu:

Aslında okunduğunda şahsım hakkında zaten var olan yanlış intiba ve kötü ithamların artmasını göze alarak bu yazıyı yazdığımı belirtmek isterim. Çok klasikleşen bir deyim vardır: “Arı kovanına çomak sokmak” diye. Yazıda bahsedilen gerçeklerden ötürü bu tabirden daha rahatsız edici tepkiler ve durumlarla karşılaşacağımı da biliyorum. Yalnız özellikle belirmek istediğim bir husus var. Hutbeleri çalınmış, kürsi yetkileri bitirilmiş dolayısıyla dinamikliği durdurulmuş samimice kendilerine verilen görevi yerine getirmeye çalışan imam kardeşlerimin alınmasından da çekindiğimi arz etmek isterim.

  Değinmek istediğim mesele şudur: “Mescitlerimiz günden güne Allah’a ait olmaktan uzaklaştırılıyor. Mescitlerimiz her gün biraz daha siyasal ve kültürel tahakküm altına alınıyor. Mescitlerimiz her gün biraz daha felsefi akımların tesiri altına giriyor.” Bu durumlar bazen o kadar açık cereyan ediyor ki neredeyse “Mescitler yalnız Allaha aittir o halde Allah ile beraber kimseye yalvarmayın” ([1] ) diye insanın haykırası geliyor. İşte bu yazı da bu durumla ilgili küçük bir haykırış yapmak istiyorum.

   İslam tarihi boyunca çoğu zaman siyasi ve kültürel tahakkümler altına giren mescitler günümüzde de var olan sistemin tahakkümü altında inim inim inlemektedir. Her gün biraz daha resmileşmekte, her gün biraz daha İslam’ın mekanları olmaktan uzaklaştırılmaktadır. Yukarda haykırmak istediğim ayet, indiği günde olduğu gibi her devirde mescitlere karşı muhtemel sabotajları haber veren ve Müslümanları sivil savunmaya davet eden ayetlerdendir.

   Günümüzde de mescitlerde gerçekleşen vakıalar ve onların emanet edildiği Diyanetin hali bu mekânların durumlarından haber vermektedir. Sanki mescitler sadece Allah’ın değilmiş gibi davranıldığı artık aşikâr bir vaziyette ortadadır. Ne yazık ki bu çirkin gelişmenin her gün biraz daha genişletilerek, başkanından müftüsüne, vaizinden imamına, murakıbından müezzine (çok azı istisna) Diyanet İşleri mensupları tarafından bilinçsizce, cahilce yürütüldüğünü görmek utanç verici bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum karşısında tepkisizleştirilen halk kitlelerinden cesaret alan sözüm ona din(!) adamlarının bilinçsizliklerine, cahilliklerine, pervasızca tutumlarına bütün pişkinlikleriyle devam ettiklerini görmek ayrı bir zillet olarak karşımızda durmaktadır.

   Bu gün mescitlerin arızi sahipleri ne yazık ki bu kimselerdir. Şekilcilikten yakınan fakat şekilciliği kimseye bırakmayan, sünnet iddiasıyla([2] ) kendilerine giydirilen süslü, sırmalı cübbeler ve kırmızı püsküllü fese yapıştırılmış üzeri naylonlu sarık olduğu halde, mihraplara geçirilen insanların elindedir mescitlerimiz. Başkanlarını ise daha heybetli, daha süslü, sırmalı elbiselerle Yahudilerin hahamları, Hıristiyanların papazları, kardinalleri, papaları var da bizlerin yok mu, edasıyla televizyon programlarına çıkartan bu topluluğun elindedir mescitlerimiz.

   Bu insanlar bu işi şöyle yaptılar:

   Yıllarca insanlara Yakubi ve Vahidilerin hikâyelerini anlattılar. Böylece dini menkıbelere boğulmuş bir hale getirdiler. Tabii ki bu suçu tek başlarına işlemediler. Başkaları onlara bu konuda destek ve cesaret verdi. Ayrıca sahih birçok hadis olmasına rağmen tek bir merkezden yönetiliyormuşçasına çoğu zaman uydurmalardan bahsettiler. Yetmiyormuş gibi bir takım adamların garip sözlerini insanlara hutbelerden - vaazlardan tekrarladıkça tekrarladılar. O sözleri insanların kulaklarına yumuşattılar. Bu adamların isimlerini Kur’an’ın bizlere sunduğu peygamberlerin isimlerinden bile çok anlattılar. Hepimiz resmi ideolojilerin daima öne çıkardığı bu insanların isimlerini ve delile muhtaç sözlerini ezberlemişken bizlere örnek olarak sunulan peygamberlerin bir sözünü dahi bilemez hale geldik. Kur’an’ın bunu hoş görmemesine rağmen ne yazık ki bunu yapabildiler.([3] )

   Allah’ın ayetlerini anlatmadılar,  anlattıkları ayetlerin birçoğunu bağlamından kopararak saptırdılar. Lafzını tahrif edemedikleri Kur’an’ın manasını kasıtlı veya kasıtsız tahrif ettiler.  Hem de bu iş Kur’an’da bir lanet sebebi olarak bildirildiği halde bunu yapabildiler.([4] )

   Başka bir lanet sebebi olarak Kur’an’da bildirilen Allah’ın kitabından bir kısmını anlatmak, büyük bir kısmını saklamak suçunu üç kuruş menfaat gözeterek veya cahilliklerinden açıkça işlediler.([5] )Bu işi o kadar çok yaptılar ki insanlar Kur’an’da birkaç mesele hariç başka şeylerin olmadığı kanaatine dahi vardılar. Allah onların açıkladığı ayetlerin tesirini de iptal etti. Örneğin; onlar vaazlarında anne baba hakkından bahsettiler, anne baba hakkı daha çok çiğnendi. (Nihayetinde birçok ilde ayrıca Bayburt’ta da bir huzur evimiz oldu.) Yalan söylemenin kötülüğünden bahsettiler, yalan günlük hayatın vazgeçilmezi oldu. Komşu hakkından ve öneminden bahsettiler, komşu hakları daha çok çiğnenir oldu. Gıybet etmek ve kötülüğünden bahsettiler, gıybet en yaygın hastalık haline geldi. Zinadan bahsettiler, zina toplumsal meşruiyet kazandı. Hırsızlıktan bahsettiler, en ahlaklı olması gerekenler dahi hırsız oldu. İçkiden bahsettiler, içki sofralardan ayrılmaz oldu. Aslında bunlarda da doğru düzgün bahsetmediler. Bu konulara da zaten “Ne şiş yansın ne kebap” mantığından uzaklaşmayacak kadar değinebildiler.

   Araştırılma imkânı olsa şimdiye kadar vaazlarda ve hutbelerde kendisinden hiç bahsedilmeyen ayetlerin oranı % 70’ten fazla çıkacaktır. Bu ayetlere hiç değinilmeme sebebi hususunda birçok şey söylenebilir. Burası zaten ayrı bir yara… Fakat değinilmeyen bu ayetlerin yerini neyle doldurdular, doldurdukları o şeyler ne kadar İslamîydi ve sunulan bu şeyler toplumda nasıl bir karşılık buldu? Bu soruların her biri ayrı bir çalışma konusudur. Fakat, boş bırakılan o yerleri hak ile doldurmadıkları toplumdaki yansımasından da anlaşılacağı üzere aşikardır. Değinmedikleri bir yana keşke o ayetlerin yerlerini batıl tevillerle ve sahte değerlerle doldurmasaydılar. O zaman başka Müslümanlar onların boş bıraktıkları alanı Allah’ın izni ile doldururabilirlerdi. Fakat, bu din görevlilerinin(!) dini, kendilerinin tapulu malı zannetme hastalığı buna da engel oldu. Dini onlara tapulamasına tapulayalım da bari yaz tatili boyunca kendilerine emanet edilen çocuklarımıza doğru düzgün bir şekilde Kur’an okumayı öğretseler.

   Allahın emretmediği, Resulünün emretmediği, Sahabenin hiç yapmadığı, Tabiinin bilmediği sahte değerler ürettiler. Bu değerleri övdüler. Müslümanların bilgi kaynaklarından biri olan hutbeleri belirli gün ve haftaları kutlama programlarına dönderdiler.Ayrıca acayip acayip başka kutlamalar da ittihaz ettiler. Sanki Allah dinini tamamlamamış da bunlar eksiklikleri gideriyormuş gibi davrandılar.Din koyabilme, ibadet üretebilme cüretini kendilerinde görmeleri ayrı bir sapkınlık örneği olarak bu haykırışımın sebeplerinden biri olmuştur. Sonra bu icatlarını yücelttikçe yücelttiler. Öne çıkardıkça çıkardılar. Her defasından bu icatlarının olmayan faziletlerinden bahsettiler. Öyle ki insanlar bu icatları en önemli ibadetler zannettiler. İslamın ibadetlerini ise önemsememeye başladılar. Olmayan kutsal zamanlar icat ettiler. Böylece İslamı belli zamanlara ve uydurma ibadetlere hapsederek hayatın dışına çıkardılar. Bütün bunları yaparken yetmiyormuş gibi dini çok iyi biliyor ve yaşıyormuş edasıyla onları dinleyen halkı suçlamaya, azarlamaya kalktılar. Bu arada tohum atıyormuş da ürün alamıyormuşçacısına takva tavırlarına bürünerek vaaz kürsülerinden inmeyi de ihmal etmediler.

   Örneğin; geçenler de  Bayburt’ta Cuma Namazı öncesi bir vaazı yarım saat dinledim. Allah için hoca efendi yarım saat içerisinde en azından iki cümlen Kur’an’dan ve sünnetten dayanak alsın, diye kalkıp bağırasım geldi. O kadar çok örnek vermek mümkün ki.Mesela yine hoca efendinin biri anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (S.A.V.) hicret ediyormuş. Sevr mağarasına girince kendisini bin yıldır bekleyen yılan onu görme aşkıyla Hz. Ebu Bekir’(r.a.) in ayağını ısırmış.” Bunu söylerken yılanın peygamber aşkıyla bizim peygamber sevgimiz arasında bir bağlantı kurmak istiyor. Bu uydurma hikayeyi din diye anlatırken hoca efendi öyle bir coşkuyla anlatıyor ki şahsen ben böyle bir şeyin aslının olmadığını bilmeme rağmen neredeyse inanacaktım. Gerçekçi bir sevgi yerine, uydurma bir aşkla bir şeyler elde etmeye çalışan hatip, hislerin geçiciliği gerçeğini bir türlü anlayamıyor. Ondan önce bu işi yapanlar da zaten anlamamıştı. Bunlar zannediyorlar ki insanları ağlatmak, kendi içlerine hapsetmek, geçici duygularla onları tesir altına almak din anlatmaktır.Öyle ya artık bu amaç uğruna dilediği hayali hikayeleri analatmaları meşrudur. Hele bunlara adamın biri, evliyullahtan bir zat, alimin biri diyerek başlayıp devam eden dinin reddettiği sahte değerler üreten hikayeler de eklenecek olursa mescitlerin hakikatte sadece Allah’a ait olmadığı gün gibi ortaya çıkacaktır.

   Hutbelerde ve vaaz kürsilerinde okunan ayetleri “VE İLA AHIRIL AYEH” diyerek tamamını okumaktan imtina eden bu adamlar, bahsedilen uydurukça hikayeleri bıkmadan usanmadan, sonuna kadar bütün heyecanlarıyla anlatma dertleri de ayrı bir rezillik olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki bırakın hikayeleri hadis anlatımının dahi bazı sahabe tarafından hoş görülmediği mescidler, bu gün birtakım fantastik kahramanların hikayelerinin anlatıldığı mekânlar haline gelince bu haykırışımın ne kadar yerinde olduğu bir kez daha anlaşılacaktır.

   Sadece Allah’a ait olması gereken bu mescitlerde bazen öyle şeyler anlatılıyor ki insanın kalkıp şöyle haykırası geliyor: “Susun… Konuşmayın…Anlatmayın…Aldatmayın… Öğrenin!”  Vallahi bu insanların susması konuşmasından, oturması ayakta durmasından daha hayırlıdır.

   Daha bahsetmediğim nice mevzular olmasına rağmen, bugün mescitlerin asıl sahibinin sadece Allah (c.c.) olmadığı kanaatimin, ne kadar doğru olduğunu buraya kadar yazdıklarım açıkça göstermektedir.

   Şimdi Diyanet İşleri mensuplarına birkaç çağrım var:

   Yalnızca Allah’tan korkun! Yahudi alimlerinin yaptığı gibi Allah’ın ayetlerini saklamayın!

   Allah resulune yeten, sahabeye yeten, tabiine ve selefe yeten size de yeter. Dine bir şeyler eklemeyin ve mescitlerimizi bid’at pisliğiyle kirletmeyin!

   Hikaye ve menkıbeleri bırakıp Allah’ın ayetlerine; uydurmaları bırakıp Resulun sahih hadislerine sarılın!

   Kısacası  mescitleri Allah’a bırakın! Aksi taktirde mescitlerin dırarlaşması kaçınılmaz olacaktır.

   Selam mescitleri asıl ve tek sahibine bırakan müftülere, vaizlere, imamlara olsun!

   Serdar KAYALİ   



[1] Cin Suresi 18.

[2] İmamların ve hatiplerin namazlarda ve özel durumlarda giyindikleri bu elbisenin Allah Resulünün sünnetiyle ilişkili olduğunu düşünmüyoruz. Allah resulünün giydiği cübbe farklılık arzeden bir cübbe değil, herkesin rahatça giyebildiği cübbelerdendi. O bu cübbeyi giyerek başkalarından farklı olmazdı. Ama günümüzde bu giyiniş imamı cemaatinden ayıran en temel görüntülerden olmuştur. Bu duruma sünnet denilemez. Ayrıca Allah Resulü cübbesini namazlara has kılmamış hayatın birçok alanında giyinmiştir. Günümüzde din görevlileri tarafından mihraplarda giyilen sarığında Allah resulünün sarığıyla ilişkisi yoktur. Cübbedeki durumlar sarık içinde geçerlidir. Sarık akşam açılır sabah sarılır bu nedenle ona sarık denilir. Bununla beraber bir kez sarılmış kirlenmesin diye üzerine naylon kaplanmış bir daha hiç sarılmayacak olan bu komik şerler ancak bir çeşit şapka hükmünde olabilir. Sarığın üzerine yapıştırıldığı kırmızı fes ise ayrı bir komedidir. Bu nedenle Müslümanlar hiçbir zaman bu modeli benimsememiş ve giyinmemişlerdir. Bu model hiçbir zaman topluma şamil olmayacaktır. Zaten tam şekliyle bu modelim sokaktaki Müslümanlar tarafından giyilmesi din görevlileri tarafından dahi garipsenir belki tepkiyle karşılanır. Durum böyleyken bu elbiseler sünnet olmaktan uzaktır. Belki bidattir. Bazı Müslümanlar tarafından giyilen sarık ve cübbeler sünnete daha uygundur. 

[3] Lokman 6 – Âli İmran 79 – Kalem 37 – Ankebut 51  Bu ve benzeri bir çok ayet meseleye dolaylı veya direk açıklık getirir.

[4] Nisa 46 – Maide 13- Ayrıca Maide 41. ayetinde de bir çeşit hadisleri bağlamından kopararak anlatma fiiline işaret edilmiştir.

[5] Bakara 146,159,174 -



287 kez okundu

Yorumlar

İmazmı atarım.     29/06/2011 11:22

Ağzına sağlık kardeş.Söylediklerinin hepsinin altına imazmı atarım.Eksiği var da fazlası yok.
Misafir - Doğrucu

Camiiler Allahın Evidir     29/06/2011 10:10

Laik DemokratikKemalizm sistemde .Kamusal alan insanlar tarafından işgal edildi.Dediler ki,madem camiiler Allahın evidir öyle ise Allahı camiye hapsedelim dediler ,hapsettiler ama..Allahı ve Allah inancını değiştirdiler.İmam otoritenin bir memuru olduğu için Bizim Tantımıza tapın.bizim tanrımızın mesajlarını verin denildi ve öylede yapıldı.Putperestlik camiilerede sokuldu..İslam Terk edildi..Adı var amma kendisi yoktur..Çünkü Bu ülkede pek fazla müslüman kalmadı.
Misafir - mehmet selim polat

güzel bakış     29/06/2011 00:03

ellerine sağlık. Çok güzel bir tespit. Aslında sen sadece bu tespiti yapan ilk kişi değlsin. Çok müslümanlar senin yaptığın bu teszpiti yapıyor. Ancak senin sesin çıkmış. Tek fark bu. Cumalarda verilen hutbelerin tutarsızlığından ve yetersizliğinden dolayı zaten camiyi terk ediyoruz. Aslında sende iyibiliyorsun ki islamda İMAM denen makam, iki kişi olunca namaz ibadetinde, üç kişi olunca cuma namazı ibadetinde bazı üstünlükleri olanın öne geçtiği sadece bir anla ilgili. Günümüzde zaten bunlara para vererek imam yapmak, islamabüyük zulüm. Hayır, bu zulüme yapanlar yapmışta bunu sürdürmek hem İMAM denen zata yazık hem devlete yazık Devletin parası gidiyor imamın avazı..boşuna konuşuyorlar. Onları dinleyen yokki. İmam olmayanlardan islam alimi çıkıyor. Ben yazının sonunda dediğin müftüye imama müezzine selam olsun sözüne hiç ama hiç katılmıyorum. Ölene kadar da katılmayacağım. Bazı şeyler yokken, varlığını kabul etmek, o şeyi bir daha yok etme imkanını vermez. O yüzden düzeltmeye gerek yok. Yoksa yok..
Misafir - baba

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret116965
Anket
Kur'an'ı ne sıklıkla okursunuz?
Hava Durumu
Anlık
Yarın
27° 28° 12°
Saat