• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Üyelik Girişi
TAKVİM

Mehmed Durmuş, "Kutlu Doğum" kutlamalarının biçimine değinerek, "Mekke kafirlerine, elinde, “De ki ey kafirler!” diye başlayan bir demet Kur'an ayeti yerine, bir demet karanfille gitmeyi Peygamber de bilirdi!..." ifadesini kullandı.

Mehmed Durmuş, bu yılki bölümünde politikacıların İslam'a gömlek biçme yarışına girdikleri "Kutlu Doğum" kutlamalarını değerlendiren bir yazı kaleme aldı. "Geçmişte herhangi bir Peygamber'in, kendisinden önceki bir Peygamber'in ‘kutlu doğumunu’ andığını, kutladığını bilmiyoruz. Bilhassa bazı oğul peygamberler (İsmail, İshak, Yakub, Yusuf v.b.), kendileri gibi Peygamber olan babalarının (İbrahim gibi) doğumlarını kutlamamışlardır. Kutlu doğum kavramsallaştırması yeni bir durumdur." ifadeleriyle söz konusu kutlamanın Nebevi bir referanstan yoksun olduğunu kaydeden Durmuş, kutlamaların biçimine de değinerek, "Mekke kafirlerine, elinde, “De ki ey kafirler!” diye başlayan bir demet Kur'an ayeti yerine, bir demet karanfille gitmeyi Peygamber de bilirdi!..." ifadesini kullandı.

 Durmuş'un yazısını iktibas ediyoruz:

 Kutlu Doğum Neyi Kutlamaktır?

 Son yıllarda dinî düşüncenin tüketimi ‘kutlu doğum’ kavramı üzerinden yapılmaktadır. Peygamber'in doğumu kutlu olarak nitelenmekte ve bu ‘kutlu’ doğum vesile kılınarak Nisan ayında yüzlerce etkinlik yapılmaktadır.

 Risalet zincirinin son halkası Muhammed (sav)’in anılmasında herhangi bir sakınca yoktur, bilakis hayır vardır. Hiçbir Müslüman da onun anılmasından rahatsız olmamaktadır. Lakin ‘kutlu doğum’, peygamberi anan bir dizi etkinlik olmanın ötesine geçip, birtakım sapmalara konu olmaktadır.

 İlk sorgulanması gereken belki de, ‘kutlu doğum’ teriminin kendisidir. Cenabı Hak, elçi seçtiği Muhammed (a.s)’ın doğumuna herhangi bir olağanüstülük atfetmez. Muhammed, kendisinden önce gelip geçmiş elçiler gibi bir elçidir. (3/Â-i İmran, 144). Kendisinden önceki nebilerin doğumu ne kadar ‘kutlu’ idiyse, Muhammed’in doğumu da o kadar ‘kutlu’dur. Elbette Muhammed (a.s) elçilerden biridir ama sıradan bir insan da değildir. Mekke kâfirleri, kendi içlerinden bir kişinin elçi seçilmesini bir türlü makul karşılayamamışlar ve kendileri gibi sokaklarda yürüyen, yemek yiyen bir insan-Peygamber olabileceğini bir türlü hazmedememişlerdi. Dolayısıyla onların gözünde Muhammed’in hiçbir nebevî niteliği yoktu. Bu şekilde peygamberi tamamen sıradanlaştırmak da, tıpkı onu ilahlaştırmak kadar İslam dışıdır ve merduttur. Asla peygamberi sıradanlaştırmak, ‘işte öylesine bir beşer’ seviyesine indirgemek taraftarı değiliz, bu, imanımızla bağdaşmaz. Ne var ki, peygamberi ilahlaştırmak da imanımızla bağdaşmaz.

 ‘Kutlu doğum’ terimi, aslında derinlerde yatan, “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım!” türünden hurafelere telmih içermektedir. Tasavvuf kültüründe Peygamber'in, nur-ı Muhammedî gibi pagan bir kavramla adeta ezelî ve ebedi bir varlığa, adeta “Allah'ın oğlu İsa” mitine nazire yapılırcasına bir tanrı-Peygamber'e dönüştürüldüğü bir gerçektir. Fakat bütün bu ve buna benzer hurafeyi uhdesinde barındırmasına rağmen, bin dört yüz yıllık gelenekte, ‘kutlu doğum’ gibi bir kavramsallaştırma olmamış, Peygamber bugünkü gibi bir ifratın konusu yapılmamıştır.

 Geçmişte herhangi bir Peygamber'in, kendisinden önceki bir Peygamber'in ‘kutlu doğumunu’  andığını, kutladığını bilmiyoruz. Bilhassa bazı oğul peygamberler (İsmail, İshak, Yakub, Yusuf v.b.), kendileri gibi Peygamber olan babalarının (İbrahim gibi) doğumlarını kutlamamışlardır. Kutlu doğum kavramsallaştırması yeni bir durumdur. Mehdi/Mesih söylemlerinin, toplumsal çalkantılar ve siyasi baskı ve zulümlerin olduğu dönemlerde yeniden yeniden tazelenmesi ve toplumu yalancı meme misali avutması gibi, kutlu doğum kavramı da, 28 Şubat sürecinde neşvü nema bulmuş yeni keşfedilmiş bir araçtır. Rejim tarafından yeni bir baskıyla karşılaşan dindar kitleler, doğrudan Din’in en merkezî konularını talep edememenin verdiği sıkıntıyla, siyasi anlamda bir risk içermeyen, rejimin tanrılarını gazaba getirmeyen daha ‘selamet’ bir konuyu, Peygamber sevgisini(!) gül gibi oldukça soft sembollerle gündemleştirmek suretiyle tatmin sağlamış, kendilerini rahatlatmışlardır.

 Genel siyasi gündemde birbirlerine en aşırı düzeyde muhalefet eden siyasi uçların, ‘kutlu doğum haftası’nda ortak mesajlar vermeleri, bu kavramın, ılımlılık politikalarına hizmet yaptığının bir göstergesidir. Bunu da, Peygamber isminin, ‘kutlu doğum’un mucizevî bereketine yoranlar mutlaka olacaktır…

 Kutlu doğum etkinliklerinde, elbette Peygamber’i sahih şekilde anan, gerçek bir Müslüman hassasiyeti ile bu toplumun risaleti, Kur'an’ı, Muhammed’i (sav) anlaması, idrak etmesi ve hayatını ona göre tanzim etmesi için çalışmalar yapan kişi ve cemiyetler vardır. Lakin belki bundan daha fazla da, hurafeler icat edilmekte, İslam inancına şirk karıştırılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 14 Nisan 2010 Çarşamba akşamı düzenlediği açılış programında konuşan TBMM Başkanı M. Ali Şahin, güya sahabe neslini yetiştiren o iklimi anlatma adına, çok bilinen bir hurafeyi tekrar etti ve kendisini dinleyen milyonlarca insanın zihnine bu hurafeyi bir kere daha zerk etmenin vebalini yüklendi. Hz. Ebu Bekir’e atfedilen bu hurafeye göre Ebu Bekir’in, “Allahım! Ahirette benim vücudumu o kadar büyüt ve sonra beni cehenneme at ki, başka hiçbir insana cehennemde yer kalmasın!” dediği ileri sürülmektedir. Bu söz üstelik de Hz. Ebu Bekir’in hümanizmine örnek verilmektedir. Halbuki bu söz ona tamamen bir iftiradır. Peygamber’in en salih öğrencilerinden biri olan Hz. Ebu Bekir’in bu sözü söylemesi düşünülemez. Çünkü bu söz biraz dikkatlice incelendiği zaman tamamen şirk olduğu anlaşılacaktır. Cehennemi Allah yaratmıştır ve oraya, cezalandırılması kaçınılmaz olan insanlar Allah'ın adaleti gereği ve Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla da çelişmeksizin girdirilecektir. Allah, o sözde rivayeti uyduran kişiler kadar -haşa- merhametli değil midir? Allah'ın, oraya girdirmekte ve hem de ebediyen orada kalmalarında sakınca bulmadığı, bilakis gerekli gördüğü insanları kayırmak kimin haddinedir?

 Uzun lafın kısası, Peygamber’in doğumunu kutlamak, seküler bir doğum günü kutlamak seramonisine dönüştürülmemelidir. Peygamberi anmak, Kur'an’ı anmak, risaleti anmak olmalıdır. Kur'an’ı ve risaleti anmak da, bu ikisini anlamak amacına matuf olmalıdır. Risaleti ve Kur'an’ı anlamak demek, Kur'an’ı, yaşanmış Kur'an demek olan Muhammed’in (sav) risaletini bugünümüze taşımak; modern putperestlik çağına Kur'an’la verilecek olan Muhammedî cevabı taşımak demektir. Müslümanlar, gül sembolüyle Peygamberlik müessesesini daha nereye kadar yumuşatacaklardır?

 Mekke kafirlerine, elinde, “De ki ey kafirler!” diye başlayan bir demet Kur'an ayeti yerine, bir demet karanfille gitmeyi Peygamber de bilirdi!...

 (Mehmed Durmuş / iktibasdergisi.com)



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
143 kez okundu

Yorumlar

Allah razı olsun.     15/04/2011 11:21

Bir yanlışlık ancak bu kadar güzel ortaya konabilirdi.
Misafir - Mehmet HATİPOĞLU

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret112779
Anket
Kur'an'ı ne sıklıkla okursunuz?
Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° -3°
Saat